yola ışık düşünce korkut keskiner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yola ışık düşünce korkut keskiner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2012 Cuma

Yola Işık Düşünce 20.07.2012

Hayatımızdaki sevgi azaldı. Her susadığımızda sevgi içebildiğimiz musluklar tıkalı gibi. Her şımardığımızda açılan kucaklar, her özlediğimizde açılan kollar, biz istemeden, talep bile etmeden ilgi ve sevgi alabildiğimiz güvenli limanlar kapalı. Bazılarımız çok sevdiklerini kaybetti, bazıları terk edildi, bunlar da büyük sevgi kayıpları, ama bahsettiğim başka bir şey.

Neden bilmiyoruz ama, en yakınlarımızdan eski sevgi desteğini alamıyoruz. Belki nedeni biliyoruz, belki tahmin ediyoruz, hatta belki de neden böyle olduğunu karış tarafa soruyoruz bile… Ama yanıtlar yetersiz geliyor. Mantıklı olmayan bir sevgi azlığı var.

Biz sevgi verebiliyor muyuz? Hayır, bizim kaynaklarımız da kapalı. Havuz problemindeki dolduran musluklar beslemeyi durdurunca, biz de stokları korumaya aldık, boşaltan muslukları kıstık sanki.

Bencillik içinde değiliz, sevdiklerimize görevlerimizi yerine getirip, rutin paylaşımları yapabiliyoruz. Ama çok içimizden gelmiyor, hatta bazen hiç içimizden gelmiyor. Yine de kaçmıyoruz, kaçasımız var, ama kaçmıyoruz. Otomatik pilot, robotik tepkiler ve melekelerle sevdiklerimizin yanındayız. Ama hiç kimsede, birbirinin hayatını nedensizce güzelleştirecek enerji kalmadı.

Yalnızlık hissi de var. Kalabalıklar içinde, buluğ çağı yalnızlık şarkıları söylüyoruz içimizden. Kimsenin bizi bizden fazla sevebileceğine inanmadığımız, ama birilerini kendimizden çok sevme ihtiyacı içinde olduğumuz o zamanların duyguları yine hâkim.

Bunun farkında olanlar çözüm arıyor. Yeniden sevgi akarsularının parçası olmak için çaba gösterip, hem kendilerini, hem sevdiklerini sorguluyor ve değişmeye çalışıyorlar. İşleri zor, çünkü bunun için sevdiklerinin de durumun farkında ve sevgi iletişimini yeniden başlatmaya istekli olmaları lazım.

Farkında olmayanlar, melankolik ruh hallerini açıklayamıyorlar. Yaz ve güneş varken, neden bir türlü canlanamadıklarını, enerjisizliklerini, eğlencesizliklerini anlayamıyorlar.

Sorun sadece bir sevgi sorunu. Yeterince paylaşılmıyor. Oysa ben hep sevgi paylaştıkça çoğalır yazarım, bu kez paylaşılmadığı için azalıyor.

Neden böyle oldu? Ve ne yapabiliriz?

Birincisi, değişim ve seçim zamanı olduğunu söylemiştim. Seçimlere zorlanıyoruz, bunun için Tanrı olan parçamız, Tanrı’nın biz olan parçası bizi konfor bölgesinden çıkarıyor. Sevgiden beslenirken, statükoyu değiştirme cesareti bulamayacağımız için bu sığınma noktası geçici bir süre için kapanıyor.

İkincisi, bazı ilişkilere, sadece “elde var bir sevgi” nedeniyle tahammül etmek ya da etmemek kararına zorlanıyoruz. Sevgisiz hallerini görünce, bu ilişkileri çok daha objektif olarak görebileceğiz.

Üçüncüsü, kendimize olan sevgimizden güç almayı öğrenmemiz gerekiyor. Başkalarından, yakınlarımızdan gelmese de, kendimizden ve Ulu Yaratan’dan gelen sonsuz ve koşulsuz bir sevgi var. Bir an bile olsa, bu sevgiyi deneyimleyebilsek, birer birer insanların, hatta insanların toplamının sevgisinin ne kadar cüzî olduğunu fark edebileceğiz.

Yapılacak çok şey yok. Bu bir değişim süreci. Ruhumuz öğrenecek, deneyimleyecek, biz de izleyeceğiz. Bugüne kadar sevgisini kabul etmediğiniz insanlardan medet ummak iyi bir seçim olmayabilir. Ayrıca aramızda sevgi ilişkisi olmayan insanlardan gelen ilgi ya da cinselliğin sevgi boşluğunu doldurmayacağını da anlamak lazım. Ama arada sevgi varsa durum farklı, değişimimizi hızlandıracak bir güç desteği alabiliriz.

Asıl odaklanılması gereken, kendinize duyduğunuz sevgiden beslenmeyi öğrenmek. Kendinizi çocuğunuzmuşsunuz gibi sevmek. Ve Ulu Yaratan’ın, siz de dahil, bütün yarattıklarına sunduğu sonsuz ve koşulsuz sevgiden beslenmeyi öğrenmek. Onun çocuğu olduğunuzu fark etmek.

Sevgi, paylaştıkça çoğalır…

KOrkut



Bu metni referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…


22 Mayıs 2012 Salı

Yola Işık Düşünce 22.5.2012

‎20 Mayıs'taki tutulma, Güneş'in ve Dünya'nın manyetik değişimlerini hızlandırdı... İkisinde de daha önce görülmemiş şeyler oluyor ve olacak. Enerjiler, aradaki tutulma ve transitler de önemli olsa da, çok önemli bir tarih olan 21 Haziran'a kadar dengesizce sallanacaklar. Bütün frekanslar sallantılı olacak, Schumann, sesler, görüntüler, şifa enerjileri ve her şey. Başlar dönecek, kan değerleri oynayacak, bioritmler bozulacak. Bu nedenle, sizler de dengesiz hissedebilirsiniz. Yapılacak şeyler, başta toprak olmak üzere, dört elementin hepsinden beslenmek ve kopmamak, denge çalışmaları yapmak, zaten uyum sorunu yaşayan bedeni zorlamadan ve baskı altına almadan mutlu etmek... Alarm çalmaya başladı, bazıları çalmadan uyandı, bazıları seslerle, bazılarına tekrarlayan alarmlar lazım. Bu bir başlangıç, ve sürecek, ama hala bildiğimiz dünyada ve insanız, bu yüzden dünyada dünyalı gibi yaşamaya devam:)))

Neşeniz, bilir.

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır.

Maksat Bir, rivayet muhtelif.

Sevgi ve ışık,

Korkut

Bu metni mümkünse linkiyle, ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…

16 Mart 2012 Cuma

Yola Işık Düşünce 16.3.2012

Yalnızız. Fiziksel olarak yalnızlaşanlarımız da var, kendilerini kalabalıklar içinde görünmeyen bir fanusun içinde hissedenlerimiz de. Bazı insanlar bizden uzaklaştı, bazılarından biz uzaklaştık. Ama en çok eski kendimizden uzaklaştık. Başka çerçevelerde kullandığım “gönüllü hapishane” kavramı, bu kez fiziksel bir hücre gibi, arzumuzla, ya da bize rağmen kapandığımız bir izolasyon hücresi…

Bu hissi 3 şekilde yaşamak mümkün. Birinci grup, farkında değil ve tanımlayamıyor, bu yüzden neden mutsuz olduğunu bilmeden mutsuz. İkinci grup, yalnızlığın uyuşturucu konforunu depresyona dönüştürmek üzere, hiçbir şey yapmak istemiyor. Üçüncü grup, bunu aşmak için çaba gösteriyor, ama çoğu bir sihirli değnek ya da mucize beklediğinden, çok azı başarabiliyor.

Baharla gelen aşık olma arzusu bile farklı. Çoğumuzda zaten yok. Olanlarda durum alışılmadık, eski heyecanı ve coşkusu olmaması bir yana, kurban bulunsa bile, bunun geçici olacağını da biliyoruz, çok işe yaramayacağını da…

Pekiyi neden böyleyiz? Bir süredir seçim yapmak gerektiğini yazıyorum. Seçim yapamamış olanlar, seçim yapmalarını etkileyen ve geciktiren dış etkilere kapanıyorlar, çünkü bu etkiler varken seçim yapamıyorlar, halbuki çok vakitleri de kalmadı. Seçim yapana kadar kapalı kalacaklar. Bu kadar basit. Seçim yapmış olanlar da, henüz yeni toprakları keşfedemediler, o yüzden bebek adımlarıyla ilerliyorlar.

Bu arada enerjiler farklılaşıyor. Henüz tren kaçmasa da, ki, kaçmadığını da biliyoruz, geç kalacağımızdan endişe duyarken, trenin bizi bekleyeceğini düşünenler de var, sonraki trene razı olanlar da.  Sanki bir yoklama listesinde adımız var da, doğru zamanda imza atmazsak, ikmale kalacağız gibi. Ya da, kendi düğünümüze gecikeceğiz gibi. Yani, aslında iyi bir şeyler olacağını bilsek de, hem gecikmekten endişeliyiz, hem de çok takatimiz yok.

Bu son hazırlık döneminde, çantamızı hazırlarken, bu kez bizdeki listede yer alan hiçbir şeyi unutmamak da gerekiyor… Bu yüzden tamamlanmamış birçok deneyim karşımıza çıkıyor. İşimizde, ya da mekânlarımızda değişiklikler oluyor. Bunlar genelde iyi ve terfi şeklinde, nadiren zorla çalıştığımız işlerden ayrılmak zorunda da kalıyoruz. Ya da geçmişten birçok insanla yeniden karşılaşıyor ve yarım kalmışlıkların muhasebesini yapıyoruz. Burada iki seçeneğimiz var, ya deneyimi tamamlamak, ki bu çok daha iyi, çünkü listede (+) ancak böyle konabiliyor, ya da helalleşmek, (-) koymadan o maddenin üstünü çizmek… Her iki durumda da çemberin kapanması gerekiyor.

Rüyalar canlı ve gerçek gibi, ama uykuda dinlenemiyoruz. O kadar çok işi var ki ruhumuzun, beden ve zihin kapanınca, sürekli koşturuyor. Ve birçoklarımız, kendilerinin ve başkalarının ruhsal yol ve kimliklerini rüyalarda görüyorlar.

Daha açık ve uzun yazmak istemiyor canım.

Bir değişim dönemi, ve bize verilen şanslar var. Yalnızlığa kaçışımızın nedeni, yeni kendimiz olamayacağımız korkusu. Beklemek ve ertelemek riskli,  tren kaçabilir, bunu biliyor ama bir türlü kendi değişim düğmemize basamıyoruz. Çocuk oyunundaki gibi, güzellik mi, çirkinlik mi emin olamadığımız için,  heykelliği seçiyoruz. Oysa güzellik zamanı. Anne doğumda bebeğin neye benzeyeceğini bilmez, ama yine de doğurur. Ve bebek, bu durumda kendimizin yeni çocuğu olarak, yeni biz, anneye her zaman çok güzel gelir. Kendimizi doğurunca, yeni biz, yine bize çok güzel gelecek.

21 Mart tam öğle vakti, yıllardır, benim en önemsediğim zaman. Güneşin ışıklarının dik geldiği anlar, gölgesizliğin, ve gece ve gündüz eşitliğinin nötr bölgesi. Bu yıl yine ibadetimi yapacağım. Sizlere de önerim, 21 Mart’ta, tam öğle vaktini belirten öğle ezanı okunurken, içinize dönmeniz, ve artık korkularınızı aşarak, “gerçek siz”in doğumuna izin vermenizi sağlayacak, dua, meditasyon, çalışma her nelerse, hepsini yapmanız. Yeni siz, hepimize lazımsınız…

 Neşeniz, bilir…

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve Işık…



Bu metni referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…

31 Ocak 2012 Salı

Yola Işık Düşünce 31.1.2012

Sardı korkular, gelecek yıllar, düşündük “biz”siz nasıl yaşanacaklar?

Ölümü düşünüyoruz, belki de düşündüğümüzü bile fark etmeden. “Ölmeden önce ölünüz” diyenler de var, “ben her bahar yeniden doğarım” diyenler de. Bir de gölge ölümler var. Bu aralar çok yaygın. Çünkü başlangıcın sonundayız, hissediyoruz.

Kış, soğuk, yağmur ve kar, su elementini zirveye taşıdı. Havasız kapalı mekanlar, topraksız, giysili bedenler, şömine ya da sobası olanlar kurumuş olabilir, ama hepimizi suya gömdü. Gömdü, çünkü yarı ölü gibiyiz. Dişil yanlarımız çok güçlendi. Ejderha yılı, Kova burcu, Mars ya da Ay durumundan bağımsız olarak, 2 haftadır, edilgen, endişeli, eleştirel, ve evcimeniz.

Şefkat ihtiyacı sarıyor ruhumuzu. Anlaşılmak ve onaylanmak istiyoruz. Ama bunu talep edebilecek kadar bile enerjimiz yok. Mümkünse perdelerin açılmayacağı bir odada, yorganların altında, sıcak yemek bile yemeden, sürekli saklanmak istiyoruz. Bu kış, depresyon gripten daha bulaşıcı…

Aslında kabahatsiz bile olsak, önce kendimizi suçluyoruz. İçimizde bir isyan duygusu oluşuyor sonra, tepkiselleşiyoruz. Sonra o bile yorucu geliyor, tepkisizleşiyoruz.

Bazılarımız bitse de gitsek kafasında, bazıları artık enkaz (altında) olduklarını düşünüyor, diğerleri ellerinden geleni yaptıktan sonra tevekkül içinde bekliyorlar.

Aslında bir gölge ölüm mevsimindeyiz. Evet, bir kısmı yakınlarımız olan bazı ruhların göçme mevsimi geldi. Ama yaşamaya devam edeceklerin de bazı bölümleri ölüyor. 14 Aralık yazısında seçmek zorunda olduğumuzu yazmıştım. Bilinen klişeyle her seçim bir vazgeçişi içeriyor, ve bu da bazı şeyleri geride bırakmak zorunda olduğumuz anlamına geliyor. Ama konformist, tembel ve korkak yanlarımız bunu istemiyor. Ve aslında konforun, tembellik ve korkaklığın patronu olan uyanık zihin, başta eski sorunlar olmak üzere, bizi karar almaktan ve seçim yapmaktan vazgeçirmeye çalışıyor.

Sorunun asıl kaynağı burası. Ama çoğumuzun farkında olmadığı bir diğer sorun daha var. O da aslında Ulu Yaratan’a inanç ve güvenimizdeki azalma. Tanrı inancı olmayanlar bu paragrafı atlayabilir, ama inancı olanların, bu inancı hatırlamaları gerekiyor. Aslında O’nun bir ve bütün olduğunu, hayrın da şerrin de ondan kaynaklandığını, aidiyetimizin, ibadetimizin, yolumuzun ve hizmetimizin sadece O’na olduğunu unutmuş gibiyiz.

14 Aralık’ta da yazmıştım, kolay değil, ama seçim zamanı. Depresyonda filan değilsiniz, sadece seçim yapmak istemiyorsunuz. Ertelemek istiyorsunuz. Bilin ki, çok vakit yok. Gelişmek için elzem olan “self-leadership” kendi değişimini yönetebilmektir, kendi düğmesine basabilmektir. Geçmişin prangalarından kurtulup, özgürlüğe mahmuzlayabil-mektir.

Güçlenmek ve cesaret toplamak için, uzun zamandır ihmal ettiğiniz Ulu Yaratan’a olan inancınızı hatırlayın. Bu size güç verecektir. İkinci konu, ki bu inançsızlar için de geçerli, su elementi baskısını minimize etmek. Mümkün olduğunca, başta toprak olmak üzere, diğer üç elementi de canlandırın. Üçüncü olarak, eril yanı yükseltin, dik durun.

Son olarak, yine hatırlayın ki, bu dünyaya bir amaç için geldiniz. Kişisel misyonunuz da önemli ama bahsettiğim bu değil, büyük oyunda bir oyuncu, büyük puzzle’da bir parçasınız. Siz olmadan, inisiyatif almadan, ikisi de eksik kalır. Geçmişi geride bırakın ve kendiniz için olmasa da, hepimiz için harekete geçin… Ve hep temel kuralı hatırlayın, ”sana yapılmasını istemediğin şeyleri kendine ve başkalarına yapmaman yetmez, sana yapılmasını istediklerini de kendine ve onlara yapmalısın”…

Neşeniz, bilir…
Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…
Sevgi ve Işık…


Bu metni referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…

28 Aralık 2011 Çarşamba

Başarı mı, Mutluluk mu?

“İSTEDİĞİN ŞEYİ ELDE ETMEK, BAŞARIDIR. MUTLULUK, ELİNDE TUTTUĞUN ŞEYİ İSTEMEYE DEVAM ETMEKTİR.”



Önceleri siyasetçi olmam gerektiğini düşünmüştüm. İnsanlara somut faydalar sağlayabileceğimi düşünüyor, dünyadaki sorumluluğumun, bütün zorluklarına rağmen siyasi bir görev almak olduğunu sanıyordum. Elbette bir gün bu da olabilir. Ama insanın hayat amacını keşfedebilmesi için bazı şeyleri denemesi gerektiğine inandığımdan, çok genç yaşta devlette görevler aldım, oradan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde danışmanlığa geçtim.

        O dönem tanıştığım ve beraber çalıştığım insanları tenzih ederim, ama siyasetin nasıl yapılmaması gerektiğini çok çabuk öğrendim.

        Ve aslında bana ve yeteneklerime uygun bir yol olsa bile, bu haliyle hiç de sevmediğim ve istemediğim bir hayat yolu olduğunu gördüm.

        Babamla birlikte çalışmaya başladık. Güzel şeyler oldu, zor dönemler yaşandı. Ama genelde gayet iyiydi, büyük sorunlar yoktu. Orta ölçekli işlerimiz bize çoğunluğun gıpta ettiği bir hayatı yaşatabiliyordu.

        Toplumun benim için uygun gördüğü, “doğru” bir hayatım vardı. İyi okullar bitirmiş, hem de başarıyla bitirmiş, yine iyi okullardan mezun harika bir kadınla evli, toplum hayatında, derneklerde aktif olarak yer alan, ekonomik açıdan şanslı bir azınlığa mensup, şanslı bir adamdım.

        Ve bu şanslarımın faturasını, benim kadar şanslı olmayanlara hizmet ederek ödemek istiyordum. “Gereken” her şeyi yaparak…

        Sonra bir gün mutsuz olduğumu fark ettim. Öyle birden değil. Ama hayata ve ritmine, toplumsal zorunluluklara tahammülüm azaldığında, neden böyle olduğunu merak ettim. Öyle ya, “doğru” bir hayatım vardı.

        Modern dünyanın en büyük tuzağına düştüm. “Neyin eksik?” sorusuna cevap veremedim. Çünkü bu sorunun cevabının, maddi şeyler olduğunu düşünüyordum. Benim ve çocuklarımın hayatı garantideydi. Genç yaşta başarılı olmuştum. Karımla ve çocuklarımla hiçbir sorunum yoktu.

        “Tamam” dedim kendi kendime. “Hayatına biraz renk kat.” Beni neyin mutlu edeceğini düşündüm önce. Arabaları, teknolojiyi, interneti seviyordum. Biraz bunlarla oyalandım.

        Ondan sonra en çok sevdiğim sözlerden birini duydum.

        “İstediğin şeyi elde etmek mutluluk değildir. İSTEDİĞİN ŞEYİ ELDE ETMEK, BAŞARIDIR. MUTLULUK ELİNDE TUTTUĞUN ŞEYİ İSTEMEYE DEVAM ETMEKTİR.”

        Elimdekini istemeye devam ediyor muydum?

        İşimi, eşimi, evimi, arabamı, her şeyimi istemeye devam ediyor muydum?

        Bir şeyleri, yeni bir giysiyi, saati, tatili, yemeği, devam ettiğim dernek toplantılarını, oralarda aldığım görevleri, ya da bir hazzı, elde ettikten sonra istemeye devam ediyor muydum? Yoksa elde ettikten sonra büyüleri bitiyor muydu? O saatle denize girmeye başlıyor muydum, giysinin üzerine bir şeyler dökülünce üzülmüyor, arabam çizilince umursamamaya mı başlıyordum? Gittiğim tatilin eğlencesi, ya da yediğim yemeğin lezzeti, tatil ya da yemek bitince özlemediğim, aç gözümü yeni keyiflere diktiğim, anlamsız ve geçici, uçuşan sabun köpükleri miydi?

        Ne yazık ki, böyleydi.

        Bana öğretilmiş hayat tarzının bir kurbanı olarak, başarılıydım, hiçbir şeyim eksik değildi, ama mutsuzdum.

        Eşime aşıktım bir tek, ve hala öyle. Bir de çocuklarım tabii…

        Bunun dışında hayatımda olmazsa olmaz sandığım birçok şey, aslında beni mutlu etmiyordu. Ama insanlar çok eminlerdi. Bunların beni mutlu etmesi gerektiğini söylemişler ve söylüyorlardı. Medya, kitaplar, filmler bana hep sahip olmam gereken, sahip olduğumda mutlu olacağım yeni objeler, yeni hayat tarzları ittirirken, ben köşeye sıkışmıştım. Elimdekiler beni mutlu etmediğine, elimdekileri istemeye devam etmediğime göre, bende bir gariplik mi vardı? Aptal mıydım yoksa, ya da doyumsuz muydum?

        Bir gün kendime “dur” dedim.

        “Seni mutlu eden şeyleri hatırla bakalım. Sana ne kahkaha attırıyor, ne yaparken çocuksu bir neşe duyuyorsun içinde?” Cevabı çok zor buldum. Ya da yarın yine değişir belki, hala doğru olduğunu sandığım cevabı diyelim…

        Anlatmak. İnsanlara göremedikleri alternatif çözüm önerilerini göstermek. Seçeneklerini arttırmak. Umut vermek. Kendilerine ve hayatlarına düşünecek, düşündükten sonra değişim cesareti verecek şekilde kafalarını karıştırmak. Ezberlerini bozmak. Bireysel bakış açılarını zenginleştirmek. Vesaire, vesaire…

Bu tamamen kişisel, ve benim için geçerli bir tespit. Birimiz dans etmekten, diğerimiz seyahatten, bir diğeri yeni yemekler keşfetmekten, öbürü resim yapmaktan, öteki çiçek yetiştirmekten mutlu olabilir. Mesele, yaparken çocuksu bir neşe duyduğunuz şeyi bulmak, elinizde tuttuğunuzda istemeye devam edeceğiniz şeyi… Buna ulaşmak için yine çaba lazım, ama bu kez ulaştığınızda, elinizden bırakmak istemeyeceğiniz, kalıcı, ve ruhunuzu da besleyen bir noktada olacaksınız.

        Lütfen başarıyı mutluluk sanmayın. Başarının verdiği haz anlıktır, oysa mutluluk bir süreçtir. Bugün bize başta medya olmak üzere, trendler ve tüketim alışkanlıkları, arzu nesneleri, ya da imajlar empoze ediliyor. Falanca yerde tatil, filanca marka çanta, otomobil, giysi, ya da saat, bizi mutlu edebilirmiş gibi. Öyle zannediyoruz, öyle zannetmemiz isteniyor. O yüzden biz de mutluymuş gibi yapıyoruz, eğleniyormuş gibi, neşeliymişiz gibi… Yılbaşı gecesi yapacağımız gibi…

        Bunlara ulaşabilenler, keyif alıyorlarsa bile, bu keyif kısa sürede bittiği için, bir sarmala düşüyorlar. Daha çok ve daha fazla tüketmek istiyorlar. Ama mutlu değiller, sadece istediklerine ulaşmış ve başarmış durumdalar.

        Bir de kuantum, nlp, hatta psikiyatri var. Bunlar mutsuzlukları aşmak için başarılı birer yardımcı. Ama bizi mutlu edemiyorlar. Eksiden alıp sıfır noktasına getiriyorlar, bu doğru. Ama tek amaçları “yine” başarılı olmamız, istediklerimize ulaşacak bir güç asgarisine yükselmemiz. Çünkü “normal” kabulü böyle. “Yine yarışa dönebilmemiz için bakım yapılan arızalı bir yarış aracı gibi” benzetmesi vardı, çok beğendim. Ama yarış şart mı? “Yarışa devam etmeyi istiyor muyuz?” diye sormuyorlar bize… Ya da bu kısıtlı pistte, ya da bu takımla, ya da bu coğrafyada?

        Mutluluğun tek kıstası elinizdekinin, bulunduğunuzun yerin, işinizin, eşinizin, size neşe vermeye devam etmesi. Neşeyle istemeye devam etmeniz… Neşe yoksa, mutlu değilsiniz.

        Bu karar verme döneminde, eğer seçenekler arasında kararsızsanız, neşenize sorun, neşeniz, neyi istemeye devam edeceğinizi, neyin sizi mutlu edeceğini bilir…



Neşeniz, bilir…

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve ışık…

Korkut



Bu metni mümkünse linkiyle, referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…


14 Aralık 2011 Çarşamba

Yola Işık Düşünce 14.12.2011

Araftayız. Ne orası, ne burası, boşlukta rüzgâr varmış gibi, sanki sallanıyoruz. “Ne o, ne o, hem o, hem o” prensibi çalışmıyor da, bizi taraf olmaya zorluyormuş gibi. Hem iki tarafta birden olmak istiyoruz, hem de bu artık çok yorucu olmaya başladı. Her seçimin bir vazgeçiş olması gerginliği, bugüne kadar “idare edebilirim anne” mümkünken, artık edemememiz, bizi zorluyor.

Aslında durum netleşiyor. Düalitede yaşıyoruz. Zıtlıklar, kutuplar, uçlar arasında, bir noktada olmayı biliyoruz. Taraflardan birine daha yakın, ya da çok az olsa da, tam ortada durmayı, siyah ve beyazın bize özgü gride karışmasını, ve aslında zıtlıkların birliğinde yaşadığımızı biliyoruz. En güzeli durduğumuz noktanın sabit olmaması, özgür seçim prensibi sayesinde,  iki kutup arasındaki noktamızı değiştirme konusunda Tanrı kadar özgürüz.

Ama şimdi durum biraz farklı. Düalitede kutuplar var, ama bu kez, düalite ve monizm iki kutuba dönüşmeye başladı. Karışık biraz, biliyorum. Önce monizmi açmak lazım. Evrenin düzeni birlik aslında. Ezoterizm başta olmak üzere, birçok felsefi ya da dini öğretide, evren bir ve bütün kabul ediliyor. Vahdet-i vücud ya da oneness, hepsi aynı açıklamayı yapıyor. Evren bütün ve her şey gibi biz de onun parçalarıyız. “Tanrı nedir” başlıklı yazımda, aslında Tanrı’nın bile biz olan parçalarından oluştuğunu düşündüğümü ifade etmiştim.

Bu birlik bilinci, birçoğumuzun aslında başaramadığı, ama başardığını sandığı, ya da başarmayı çok istediği bir aşama. “Hepimiz kardeşiz” derken, ama” filanca değil” dediğimiz anda birlik bilincinin dışına çıkıyoruz. Bırakalım insanları, bitkilere, hatta cansız varlıklara defansif değil, ama ofansif davrandığımızda, aslında, birliğe karşı oluyoruz. Yine de bütünün bir parçası olma fikri çok cazip ve aslında bunu can-ı gönülden istiyoruz.

Birlik bilincinde yaşamak çok zor. Çünkü dünya uygarlığı ve insan doğası erkek egemen değerlere sahip, ve mücadele etmek gerekiyor. Hint fakirleri gibi, tamamen pasifist bir hayat da zor. Bazı yeniçağcılar, çiçekler böcekler derken, aslında dünya üzerindeki görevleri boş veriyorlar. Oysa amaç sadece mutlu olmak değil, başkalarını da mutlu etmek.

Yine de içimizde yanan bir alev var, derinde biliyoruz ki, olması gereken birlik. Düalitede yaşamak zorunda olduğumuza hayıflanıp, teneffüs, ibadet, ya da meditasyon anlarında, eğer başarabilirsek, hissettiğimiz geçici birlik hissine şükran ve minnet duyuyoruz.

Ya da böyleydi. Şimdi değişti. Artık içimizdeki birlik ve düalite düşünceleri çatışmaya başladı. Düalite teneffüsündeki birlik yetmemeye başladı, bazılarının naif “birlikteyim” zannı da çatırdıyor. İçimizdeki düalitenin bir kutbunda birlik diğerinde düalite var. Ya da, maneviyat ve maddiyat, evren ve dünya, görev ve ödev, özgürlük ve sorumluluk, amaç ve araç kutuplulukları şeklinde de tezahür edebiliyor bu iç savaş.

Kesişen kümelerdi bunlar, ve ortalarındaki kesişim bölgesinde yaşıyorduk, ama artık birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Taraf seçmek zorundayız, ve bu hiç hoşumuza gitmiyor.

Bu yüzden, biraz öfkeli, biraz endişeli, biraz da üzgünüz. Kalpte, 5 duyuda, yaşam enerjisinde, maneviyatta sorunlar da yaşıyor bazılarımız. Kaslar geriliyor, küçük kazalar can acıtıyor. Çünkü zamanın geldiğini hissediyoruz. Elveda olmasa da, “görüşmek üzere” uzaklaşmamız gerekenler var.

Seçim yapmak hep zordur zaten. Akılla yapılanlar da, kalple yapılanlar da bir süre sonra bizi pişman edebilirler. Aradan yeterince zaman geçtikten sonra, öğrenmemiz gereken dersler için en doğru kararları vermiş olduğumuzu fark etsek de, sadece akılla yapılan seçimler, genellikle süreci de sıkıntıya sokar, sadece kalple yapılan seçimlerde, başta zorlansak da, süreç aslında keyiflidir. Akıl mutsuzluktan korunmaya, kalp sorgulamadan mutlu olacağını sandığı yola eğilim duyar. Keşke her zaman mümkün olsa, ve aklımız ve kalbimiz aynı seçeneği işaretleseler hep. O zaman süreç kötü gitse de, karar anında eldeki bilgiyle verilebilecek en iyi kararı vermiş olmanın vicdani huzuru bizi en azından rahtsız etmez.

Seçim yapacağız. Korksak da, endişelensek de, üzülsek de, neden karar vermek zorunda kaldığımıza öfkelensek de, risk almamız gerekiyor. İçimizdeki ikircikleri susturup, bu kararı korumak da gerekecek. Çünkü birlik ve düalite arasındaki kesişim kümesi gittikçe küçülecek, bir süre sonra ayrılacaklar, ve biz arada kalmayı seçersek, aslında hiç sevmediğim “bitaraf olan bertaraf olur” noktasına gelme riski de var.

Bu bir toplu oy kullanma zamanı, hepimiz hangi partiyi destekleyeceğimize karar vereceğiz. Neyi seçerseniz seçin, hepsi uygun, ama seçin. Düalitede kalanlar, dünyayı, illüzyonları, parayı, ya da konforu seçenler diğerlerinden daha değersiz değiller. Birliği seçenler, başlangıçta, kesişim kümesi hala mevcutken, biraz daha zor zaman geçirecekler, ama sonra sadece birliği seçenlerin olduğu bağımsız bir kümeleri olacak.

Daha zaman var, ama çok uzun bir zaman da değil. Şimdiden düşünün, akıl ve kalbi birleştirecek seçimler yapmaya çalışın, olmazsa, kalbinizi dinleyin. Hayatın anlamı sizce neyse, onu yapın… Ben yaptım, oldu…

 Neşeniz, bilir…

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve Işık…



Bu metni referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…

17 Kasım 2011 Perşembe

YOLA IŞIK DÜŞÜNCE 17.11.2011

Kavramaya ve fark etmeye başlıyoruz, sorguluyoruz. Eskiden bize saçma gelen şeyler, “olmaz, olamaz” dediklerimiz artık mümkün, eskiden en doğru sandıklarımız ise tartışılabilir geliyor. Bildiğimiz alanın dışına çıkmıştık zaten, yeni bir alanda, yeni olasılıklarla karşılaşmıştık. Eski hayat bilgisi derslerimizden öğrendiklerimiz, bu yeni zamanda çok da işimize yaramıyordu. Şimdi fark etmeye başlıyoruz. Gurbete gidenlerin, ev saydıkları kültüre dışarıdan bakabilmeleri gibi, bizde eski bize, sorgulamayla bakıyoruz.

Eleştiriden çok bir fark ediş bu. Masallardaki gibi, aslında sadece bir arpa boyu yol kat ettiğimizi görmek gibi. Şok etmiyor, geçmişe ya da kendimize kızgın değiliz, ama artık başka açılarımız ve perspektiflerimiz oluşuyor. “Gerçekten böyle mi düşünüyordum, böyle mi hissediyordum, yoksa yanlış mı hatırlıyorum?”a kadar gidebilen bir sorgulama. Özeleştiri dozu az, çünkü artık daha geniş açılardan daha derin perspektiflere bakıyoruz. Açılar ve perspektifler yabancı, o yüzden gözlerimiz henüz buğulu görüyor, ama yine de kavramaya başlıyoruz.

Aslında o kadar da aşmamışız kendimizi, aslında her şeyi bilmiyormuşuz, aslında o kadar güçlü, ya da o kadar sakin değilmişiz, aslında bilinçaltımızda dolaşan aysbergler varmış, aslında bildiğimiz gibi değilmiş. Ama diğer taraftan, önemli sandığımız bir sürü şey, insan ya da alışkanlık da o kadar değerli değilmiş, vazgeçilebilirmiş, aşılabilirmiş.

Kendimizi bilme yolculuğunda, daha derine bakıyoruz artık. Gördüklerimiz ilginç, ama korkunç değil. Bu yüzden değişimden, ki bu daha çok bir dönüşüm, ve dönüşümden korkmamak lazım.

Biz bu sorgulama ve fark etme çabasındayken, birer birer insanların ve toplumun etki ya da tepkileri anlamsızlaşmaya başlıyor. Ait olduğumuz grup ya da çevreler, ya da iç ve dış çemberlerdeki insanların hakkımızda ne düşünecekleri, neler diyecekleri, ya da neler yapabilecekleri eskisi kadar bağlamıyor elimizi ve dilimizi. Artık çok da umurumuzda değil. Bizi izlemeleri, takip etmeleri, açık kollamaları, hatta tuzak kurmaları bile bağlamıyor. Yeni bizi biz bilmiyoruz ki, onlar anlayabilsin. Bu yüzden, toplamada sıfır, çarpmada bir olan etkisiz elemanlar gibiler. Bir yararları var ama, kimyadaki katalizörler gibi, dönüşüm sürecini güçlendiriyor ve hızlandırıyorlar.

Bu derin sorgulama, bizi sosyal iletişime itiyor. Kendimize odaklanmak pek de alışık olmadığımız bir şey, ve oldukça yorucu. Bu yüzden iletişim, paylaşma, ve insanlarda dinlenme çabamız var. Başkalarına anlatasımız var. Dinlemek istemiyoruz, ama konuşasımız var.

Bir de gecikmeler oluyor. Beklenen şarkı, bitmeyen şarkı gibi oldu. Sürekli gecikiyor beklediklerimiz. Bir şeyler oluyor, oluveriyor, ve havuç uzaklaşıyor yine. Bu da biraz canımızı sıkıyor…

Aslında değişim daha önce başlamış olmasına rağmen, 11.11.11’de ben de çalışma yaptım, ama esas dönüşüm tarihi daha sonra. 20.11.2011 de önemli ama o da değil. Bu ayın sonlarından itibaren, bu süreçte netleşme olacak. Beklediklerimiz müspet ya da menfi sonuca ulaşacak. Ve ne yazık ki, ancak ondan sonra anlayabileceğiz birçok şeyi. Ancak o zaman, yeni alanda özgürleşecek, yeni açılara alışacak, yeni perspektifleri sevmeye başlayacak, ve net görmeye başlayabileceğiz. Geçen senelerde de oldu, düğün gecesi, Şeb-i Aruz’da, 17 Aralık’ta…

Acele etmeyelim. Sık söylüyorum, ama sabırsız adam iki kere bekler. Bu süreci kendimizi, yeni bakış ve görüşlerimizi, yeni analiz ve sentezlerimizi tanımaya ayıralım. Ama bu süreçte, istediklerimize çok dikkat edelim. Çünkü daha önceki yazıda bahsettim, artık düşüncelerimizin gerçekleşme katsayılarında bir artış var, ve kutsal metinlerdeki “düşüncelerinizden de sorumlusunuz” ifadeleri artık daha da geçerli.  Öfke, endişe, üzüntü normal, ama bunlara esir olmak, aslında değiştirilmeleri için çok uygun bir iklimdeyken, hayatımızdaki engelleri aşmamızı engelleyebilir. Kendimizi izliyoruz ya, bu program interaktif, ve kolay olmasa da, kendiniz, sevdikleriniz, bütün insanlar ve insanlık için “iyi” şeyler istemeye devam edin…

Neşeniz, bilir…
Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve ışık…

Korkut
Bu metni her zaman olduğu gibi, kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz...

11 Eylül 2011 Pazar

Yola Işık Düşünce 11.Eylül.2011

Uyum sağlamaya çalışıyoruz. Zor oluyor, yoruluyoruz, kalbimizin, nefesimizin, uykumuzun ritmi bozuk, ama yıkılmadık, ayaktayız.

Değişimin sonlarındayız. Daha önce başlangıcın sonu demiştim. Dalga bizi bize rağmen, yıpratarak değiştiriyor, ve sahile atmak üzere demiştim. Sahildeyiz artık. Robinson Crusoe, ya da meşrebinize göre Lost olduk…

Eski hayatımızın bilgileri hala bizimle… Ama alışık olduğumuz kolaylıklar yok. İnsanlar, beslendiğimiz kaynaklar, oyunlar, lezzetler, meşgaleler, hatta alışkanlıklar eski dünyamızda kaldı. Bilmediğimiz yeni bir an ve alandayız. Bilim tamam, ama teknoloji yok. Tıpkı Crusoe, ya da Lost’takiler gibi, eski bilgimizi kullanarak bu yoksunluklar ülkesinde, konforlu olmasa da, en azından konforlara ulaşana kadar, asgari bir yaşam standardını kurmaya çalışıyoruz.

Ama çok ilginç, karamsarlık, iç kararması, endişe filan yok. Hatta yaşananlardan sağ salim kurtulduğumuz için, şükran olmasa da, bir minnet hissimiz bile var. Yine ilginç, her şeyin çok daha iyi olacağına dair bir inanç da var içimizde. Bu basit bir ümit değil, neden sağlam olduğunu bile bilmediğimiz, güçlü bir inanç… Neyimize güvendiğimizi bilmiyoruz, şartlar güvenilecek gibi değil, ama içimizde bir endişe yok.

Oysa çok şey değişti ve değişiyor. Yılbaşından beri anlatmaya çalışıyorum, onsuz olamam dediğimiz birçok alışkanlıklar gitti, onsuz yapamam dediğimiz insanlar hayatlarımızdan çıktı, hep azaldığımızı, eksildiğimizi sandık, ama bugün eskiye göre daha ıssız olmamıza rağmen, çok da zararda değiliz gibi. Aslında, mükemmel, yeni bir şey ekleyemeyeceğimiz bir kalabalık değil, hiçbir şey eksiltemeyeceğimiz bir sadelikmiş…

Yine de aksayan bir şeyler var. Yeni ortamı tanımadığımız için, büyüdüğünü fark edemeyen ergenler gibi, sağımızı solumuzu, ayağımızı kolumuzu, bir yerlere çarpıp duruyoruz. Kalp, nefes ve uyku aksama halinde. Yeni hayatın bioritmini yakalayamadık. Hani bir seyahatte yerliler birden oturmuş, “ruhlarımız arkada kaldı, onları bekliyoruz” demişler ya, ruhumuz ve bedenimiz sahile ulaştı, ama aklımız hala eskide. Hem hayatımızdan çıkıveren alışkanlıkları özlüyoruz, çünkü biz bu aklımızla onaylamadan, veda edemeden gittiler, hem de daha da eskide bıraktıklarımızı ”onların boşluğunu doldururlar mı acaba” kolaycılığıyla, yeniden değerlendirmeye alıyoruz…  İnsanlar, gruplar, alışkanlıklar, uzak geçmişten bizi çağırıyorlar. Değişmiş, büyümüş, akıllanmış çocuklar, yeni an ve alanda, teknolojisiz kalınca çok eski oyuncaklarından medet umuyorlar. Derin içimizde, bunun derdimize derman olmayacağını bilsek de, "eskiden kalan bir şeylere tutunsak, acaba bu yeni hayatımıza daha sağlam başlayabilir miyiz" diye düşünüyoruz.

Kolaycılık yok. Yeni bir biz, yeni bir an ve alan var. Yakın ve uzak geçmişe saygı duyup, yaşanmışlıkları aklımızdan uğurlayıp, yeni günü ve şehri bir an önce keşfetmeliyiz. Gemileri biz yakmadık, ama yandılar. Yas tutmak sadece zaman kaybı. Eski hatıralar uyuşturucu. Oysa ilerlemek, hatta koşmak mümkün, ve yapmamız gereken de bu.

Yeni an ve alan, fırsat, bolluk ve bereket dolu. İhtiyacımız olan tek şey, şimdi ve burada olduğumuzu fark etmek. Eskide ve eski evimizde değiliz, konforsuzuz, bildiğimiz oyunlardan uzağız. Ama şimdi ve burada, yeni bir biz, yeni bir hayat, yeni fırsatlar var. Özellikle, bundan önce dilediğimiz, fakat, rutinin bizi sınırlaması yüzünden imkansız sandığımız, gizli niyetlerimizi gerçekleştirebilmek için uygun bir an ve alandayız.

Şimdi sadece yeni toprağımıza değil, ufka ve gökyüzüne bakma zamanı. Yorgun başımızı kaldırıp, ileriye bakıp, son safralardan da kurtulmalıyız. Kendi taşlarımızdan, arzu ettiğimiz formları yaratabilecek heykeltıraşlar olarak, Rodin’in bir taş parçasından mükemmel heykellerini nasıl yaptığını soranlara verdiği cevap rehberimiz olmalı: “sadece fazlalıkları atıyorum.”

Lost benzetmesi çok uygun aslında, burada mucizeler çok yaygın, ama elbette şifreleri çözebilmek için biraz çaba gerekiyor…

Neşeniz, bilir… Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır… Maksat Bir, rivayet muhtelif… Sevgi ve Işık… Yarın 15’ine basacak olan ve bir numaralı hayranı olduğum kızıma özel sevgilerimle… KOrkut