korkut keskiner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korkut keskiner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2012 Cuma

Yola Işık Düşünce 20.07.2012

Hayatımızdaki sevgi azaldı. Her susadığımızda sevgi içebildiğimiz musluklar tıkalı gibi. Her şımardığımızda açılan kucaklar, her özlediğimizde açılan kollar, biz istemeden, talep bile etmeden ilgi ve sevgi alabildiğimiz güvenli limanlar kapalı. Bazılarımız çok sevdiklerini kaybetti, bazıları terk edildi, bunlar da büyük sevgi kayıpları, ama bahsettiğim başka bir şey.

Neden bilmiyoruz ama, en yakınlarımızdan eski sevgi desteğini alamıyoruz. Belki nedeni biliyoruz, belki tahmin ediyoruz, hatta belki de neden böyle olduğunu karış tarafa soruyoruz bile… Ama yanıtlar yetersiz geliyor. Mantıklı olmayan bir sevgi azlığı var.

Biz sevgi verebiliyor muyuz? Hayır, bizim kaynaklarımız da kapalı. Havuz problemindeki dolduran musluklar beslemeyi durdurunca, biz de stokları korumaya aldık, boşaltan muslukları kıstık sanki.

Bencillik içinde değiliz, sevdiklerimize görevlerimizi yerine getirip, rutin paylaşımları yapabiliyoruz. Ama çok içimizden gelmiyor, hatta bazen hiç içimizden gelmiyor. Yine de kaçmıyoruz, kaçasımız var, ama kaçmıyoruz. Otomatik pilot, robotik tepkiler ve melekelerle sevdiklerimizin yanındayız. Ama hiç kimsede, birbirinin hayatını nedensizce güzelleştirecek enerji kalmadı.

Yalnızlık hissi de var. Kalabalıklar içinde, buluğ çağı yalnızlık şarkıları söylüyoruz içimizden. Kimsenin bizi bizden fazla sevebileceğine inanmadığımız, ama birilerini kendimizden çok sevme ihtiyacı içinde olduğumuz o zamanların duyguları yine hâkim.

Bunun farkında olanlar çözüm arıyor. Yeniden sevgi akarsularının parçası olmak için çaba gösterip, hem kendilerini, hem sevdiklerini sorguluyor ve değişmeye çalışıyorlar. İşleri zor, çünkü bunun için sevdiklerinin de durumun farkında ve sevgi iletişimini yeniden başlatmaya istekli olmaları lazım.

Farkında olmayanlar, melankolik ruh hallerini açıklayamıyorlar. Yaz ve güneş varken, neden bir türlü canlanamadıklarını, enerjisizliklerini, eğlencesizliklerini anlayamıyorlar.

Sorun sadece bir sevgi sorunu. Yeterince paylaşılmıyor. Oysa ben hep sevgi paylaştıkça çoğalır yazarım, bu kez paylaşılmadığı için azalıyor.

Neden böyle oldu? Ve ne yapabiliriz?

Birincisi, değişim ve seçim zamanı olduğunu söylemiştim. Seçimlere zorlanıyoruz, bunun için Tanrı olan parçamız, Tanrı’nın biz olan parçası bizi konfor bölgesinden çıkarıyor. Sevgiden beslenirken, statükoyu değiştirme cesareti bulamayacağımız için bu sığınma noktası geçici bir süre için kapanıyor.

İkincisi, bazı ilişkilere, sadece “elde var bir sevgi” nedeniyle tahammül etmek ya da etmemek kararına zorlanıyoruz. Sevgisiz hallerini görünce, bu ilişkileri çok daha objektif olarak görebileceğiz.

Üçüncüsü, kendimize olan sevgimizden güç almayı öğrenmemiz gerekiyor. Başkalarından, yakınlarımızdan gelmese de, kendimizden ve Ulu Yaratan’dan gelen sonsuz ve koşulsuz bir sevgi var. Bir an bile olsa, bu sevgiyi deneyimleyebilsek, birer birer insanların, hatta insanların toplamının sevgisinin ne kadar cüzî olduğunu fark edebileceğiz.

Yapılacak çok şey yok. Bu bir değişim süreci. Ruhumuz öğrenecek, deneyimleyecek, biz de izleyeceğiz. Bugüne kadar sevgisini kabul etmediğiniz insanlardan medet ummak iyi bir seçim olmayabilir. Ayrıca aramızda sevgi ilişkisi olmayan insanlardan gelen ilgi ya da cinselliğin sevgi boşluğunu doldurmayacağını da anlamak lazım. Ama arada sevgi varsa durum farklı, değişimimizi hızlandıracak bir güç desteği alabiliriz.

Asıl odaklanılması gereken, kendinize duyduğunuz sevgiden beslenmeyi öğrenmek. Kendinizi çocuğunuzmuşsunuz gibi sevmek. Ve Ulu Yaratan’ın, siz de dahil, bütün yarattıklarına sunduğu sonsuz ve koşulsuz sevgiden beslenmeyi öğrenmek. Onun çocuğu olduğunuzu fark etmek.

Sevgi, paylaştıkça çoğalır…

KOrkut



Bu metni referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…


22 Mayıs 2012 Salı

Yola Işık Düşünce 22.5.2012

‎20 Mayıs'taki tutulma, Güneş'in ve Dünya'nın manyetik değişimlerini hızlandırdı... İkisinde de daha önce görülmemiş şeyler oluyor ve olacak. Enerjiler, aradaki tutulma ve transitler de önemli olsa da, çok önemli bir tarih olan 21 Haziran'a kadar dengesizce sallanacaklar. Bütün frekanslar sallantılı olacak, Schumann, sesler, görüntüler, şifa enerjileri ve her şey. Başlar dönecek, kan değerleri oynayacak, bioritmler bozulacak. Bu nedenle, sizler de dengesiz hissedebilirsiniz. Yapılacak şeyler, başta toprak olmak üzere, dört elementin hepsinden beslenmek ve kopmamak, denge çalışmaları yapmak, zaten uyum sorunu yaşayan bedeni zorlamadan ve baskı altına almadan mutlu etmek... Alarm çalmaya başladı, bazıları çalmadan uyandı, bazıları seslerle, bazılarına tekrarlayan alarmlar lazım. Bu bir başlangıç, ve sürecek, ama hala bildiğimiz dünyada ve insanız, bu yüzden dünyada dünyalı gibi yaşamaya devam:)))

Neşeniz, bilir.

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır.

Maksat Bir, rivayet muhtelif.

Sevgi ve ışık,

Korkut

Bu metni mümkünse linkiyle, ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…

12 Nisan 2012 Perşembe

DUAM...

27 Nisan 2010’da Facebook’ta notlarımda paylaşmıştım. Gerçi sonunda Korkut Keskiner referansıyla paylaşmanız şart değil desem de, birçok yerde adım geçmeden, anonim bir yazıymış gibi, birkaç yerde de, sanki yazanların kendi önerileriymiş gibi bu metinle karşılaştım.
Aslında herşey çok basit ve biz karmaşıklaştırıyoruz. Benim işim basitleştirmek. Bu yüzden, kendi duamı blogumda da paylaşıyorum:
Çoğu insan bana kişisel olarak nasıl bir çalışma yaptığımı soruyor. Bugüne kadar geçiştiriyordum, ama şimdi anlatmam gerektiğini hissediyorum.
Sessiz ve sakin bir yerde, tercihen uzanırken, iki elimi vücuduma simetrik olarak yerleştiriyorum. Bir süre enerjimin yükselmesini bekliyorum. Sonra söylediğim her sözcüğün gerçek anlamına odaklanarak, virgül ve noktalarda duraklayarak, gerektiği yerlerde imgeleyerek şunları söylüyorum:
“Bütün isimleriyle Ulu Yaratan’ın, ismi, izni ve inayetiyle,
Allah’ım,(ya da Rabbim veya Tanrım, ona en çok hangi ismi yakıştırıyorsanız)
Aidiyetim sanadır.
İbadetim sanadır.
Yolum sanadır.
Hizmetim sanadır.
Senden geldim, ve sana döneceğim.
Her an bendesin, her an sendeyim.”
Sonra bir süre kendimi bırakıyorum. Zihnime bazı düşünceler gelse bile onları izlemiyorum. Ben olan Tanrı’dan, Tanrı olan benden, güç ve enerji talep ediyorum. Bir süre de böyle bekliyorum. Bu sırada bazen başımın ve/veya vücudumun çeşitli bölgelerinde hareketlilikler de olabiliyor.
Sonra, kendim, ve küçük ailem için, “bolluk ve bereket, huzur ve mutluluk, sağlık ve neşe, sevgi ve ışık” diliyorum. Sonra yakınlarım, sevdiklerim, sonra ülkem, ve son olarak bütün insanlar ve insanlık için aynı şeyleri diliyorum.
Bu kadar. Ellerimi kaldırıyorum ve bitiyor. Toplamda 5 dakika kadar. Sonrasında, kendimi tazelenmiş, güçlü, huzurlu ve farkında buluyorum.
Bunu bazen günde 3-5 kez yapıyorum, bazen daha az. Aslında ibadet ritüellerinin anlamları, ve biçimlerinde bir içerik de var. Kurallar var, esneklikler de var. Ama “ilim bir noktaydı, insanlar onu çoğalttılar”da olduğu gibi, basitlik bana daha cazip geliyor. Kuran’da namaz için günde sadece 3 vakit var, güneş doğarken, güneş batarken, ve gecenin tam ortası. Bu vakitlerde yapmaya çalışıyorum, ama tam uymuyor bazen, çok da önemli değil. Bazen da sadece tam öğle vaktinde yapıyorum.
Lütfen bunun deneyin. Eğer memnun kalırsanız, istediğiniz yer ve zamanda başkalarıyla da paylaşın. Korkut Keskiner referansını da paylaşırsanız sevinirim, ama şart da değil.
Neşeniz, bilir.
Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır.
Maksat Bir, rivayet muhtelif.
Sevgi ve ışık,
Korkut
Bu metni mümkünse linkiyle, ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…


6 Nisan 2012 Cuma

EVLİLİK VE ÜÇ SORU

Sanırım ilk olarak İtalyan bir arkadaşıma anlatmıştım. Walkman’inde Coşkun Sabah dinleyen bir İzmir levanteniydi. Evlenmeyi düşünüyordu. Ve bana mutlu evliliğin sırrını sormuştu. O zamanlar, yani 10 yıl önce, çok popüler olan erkekadam.com’da bu konuda bir yazı yazmıştım, ve okumasını önerdim. Erkeklere hitap eden bir mecrada, erkeklere hitaben yazılmış bir yazıydı. Aşağıya kopyalıyorum:

Mutlu evli çift vardır. Biz mutluyuz. Beş yıla geliyoruz, ve evli ve çocuklu olanlar bilirler, birinci ve sonra ikinci çocuk bunalımlarını da aştık ve gün geçtikçe birbirimizi daha çok seviyoruz. Kritik olan ve burada tartışmak istediğim şu: Sadece birbirimizi daha çok seviyor olmamız bizi mutlu tutmaya yetmez ve ikimiz de bunu biliyoruz.

Öncelikle şunu kabul etmek lazım. İnsanlar yanlış insanlarla evleniyorlar. Çünkü evliliğin gerçekte ne olup olmadığı konusunda, kendilerinin ve müstakbel eşlerinin gerçek bir evlilikte nasıl roller benimseyecekleri konusunda bir fikirleri yok. İkincisi, çoğu yalnız başlarına bir süre yaşamadıkları için, ailelerinin empoze ettiği değerler bütünüyle, kendi değerler sistemlerini oluşturmadan evleniyorlar. Yani henüz birey olmadan, bireylik hak ve kimliklerinin sınırlarını keşfetmeden, “aslında” kim olduklarını öğrenmeden, neyin onlar için vazgeçilmez, neyin uzlaşılabilir olduğunu bilmeden. Üçüncüsü, karşı cinsi yeterince tanımadan evleniyorlar. Bahsettiğim tanımak karşı cinste hangi özellikleri istediğini bilmek değil, hangi özellikleri istemediğini bilmek. Yani en azından bir kaç ciddi ilişki sonrası, partnerlerini neden “artık” beğenmediklerini, neden “o insan” olmadıklarını fark etmek, ve sonraki ilişkilerde bu dersleri unutmamak. Dördüncüsü, insanlarla değil, imajlarla evleniyorlar. Gece uyandıklarında, uyurken bir bebeğe benzeyen ve bu yüzden yanağını okşayıp üstünü örtmek isteyecekleri biriyle değil, ulaşılmaz bir ciddiyetle “cool” ve mesafeli duranlarla. Sevdikleri değil, toplumun saydığı insanlarla. Konuşacakları değil, sevişecekleri insanla. Daha da ilginci, son yıllarda, fiziği güzel olanla değil, imajı parlak olanla. Nedensiz, nasılsız, sadece kim, ne zaman ve nerede sorularıyla.

Aslında bu kimsenin suçu değil. Maalesef, gördüğümüz evlilikler genelde mutsuz oldukları için, bu konuda “bir şeylerin yapılabileceğini”, evliliklerin çabayla daha iyi, terim size garip gelebilir ama, daha başarılı bir hale getirilebileceğini bilmiyoruz. Zannediyoruz ki, evlenmeyi düşündüğümüz insan bir piyango bileti, büyük ikramiye de çıkabilir, “gelecek sefere” umut da bağlanabilir. Kişisel tasarruf yok, herşey külli iradenin kapsamında. Ama öyle değil. Seçim tabii çok önemli, ama aslolan sizin vereceğiniz emek. Bence her şey geçtiğimiz yıllarda, Gülriz Sururi’nin programına çıkan Güneri Civaoğlu’nun söylediği bir cümlede saklı: “Karım bana kendisini sevmem için her gün yeni nedenler veriyor.”

Bütün ilişkiler bir süre sonra, insanın doğasındaki bencillik yüzünden yıpranıyor. Bütün sevgiler eskiyor. Kısır döngüler ilişkiyi yeniden üretme yeteneklerini iğdiş ediyor. Elindeki asgariler insanın aç doğasına hiç yetmiyor. Bunun nedeni şartlandığımız ve bilmeden belki de dini ve ahlaki değerlerden bile daha sofu ve kayıtsız ve şartsız benimsediğimiz “terazi” kavramı. Yani aldığımızla verdiğimizin dengesi. “Almadan vermek Allah’a mahsus” gibi şartlanmalar. Terazide gözünüz hep karşı tarafın kefesinin sizin kefenize göre ne kadar dolu olduğunda. Burada da kalmıyor bu tıkanma. Bir süre sonra aldığınız ve verdiğinizin dengesi de önemini yitiriyor ve “önce almak, sonra vermek” şartlanması ve bitiş başlıyor.

Evlilik, belki unutanlar vardır, kuruluşu ve tasfiyesi açısından, hatta günlük işleyişin ve üye ya da ortakların arasındaki ilişkilerin kanunlarla düzenlenmesi nedeniyle, şirketler, dernekler, teşkilatlara çok benzeyen gibi bir kurum. Ortak çıkar ve amaçların olduğu, bunlara ulaşmanın ortak metotlarla denendiği bir işbirliği. Saint-Exupery’nin tarif ettiği aşk kavramına paralel, “aşkın göz göze bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmak olduğu” bir ilişki. Ortak amaç, Dali ve Gala’da olduğu gibi bir dahinin desteklenmesi de olabilir, ikisi de memur çocuğu olan genç profesyonel bir çiftin ya da bunlardan birinin sınıf atlaması da. Ortak çıkar, evliliklerinin başarısız olduğunu kimsenin kolay kolay iddia edemeyeceği hanım politikacımız ve iş adamı eşi gibi şahsi servetlerini arttırmak da olabilir, pazar magazinlerinde ve sosyete dergilerinde gördüğümüz çiftlerin, “cemiyet hayatında” görünerek yarattıkları ekonomik ya da cinsel potansiyel de. Bu ortak amaç ve çıkarları, ve bunlara ulaşılacak yol planını eğer tarafların ikisi de benimsiyorsa, o evlilik başarılı bir evliliktir. Başarılı evliliklerin mutlu olması şart değildir. Ve genelde, eşler, bazen mutlu olmasalar da, istediklerine kavuştukları için başarılı evliliklerden şikayet etmezler.

Mutluluk ise üzerinde bir çok filozofun fikir yürüttükleri bir kavram. Bence evliliğe en uygunu, bir önceki paragrafla uyum da sağlaması nedeniyle, “başarı istediğini elde etmektir, mutluluk elde ettiğini istemeye devam etmek” tanımı. Elde ettiğinizi istemeye devam ediyor musunuz? O zaman mutlusunuz. Artık istemiyor musunuz, pekiyi o zaman istemeye devam etmek için ne yaptınız? Kritik nokta Civaoğlu’nun noktası. Siz ilişkiyi beslediniz mi? Çiçeği suladınız mı? Benim kişisel katkım da şu: Bütün ilişkiler bir süre sonra kısır bir döngüye dönüşüyor. Eğer, egonuza yenilir ve “ben onu mutlu etmek için bu kadar fedakarlık yaptım, sıra onda” ve “neden ben, o yapsın” tuzaklarına düşerseniz, negatif kısır döngü girdabına girer ve kesinlikle mutsuz olursunuz. Kısır döngüyü siz yaratın, ama pozitif olarak. Aslında bu da bir alışveriş, ve burada da bir terazi var. Ama, herkes kendi kefesini dolduracağına, siz onun kefesini doldurun o sizinkini. Dengeyi böyle kurmaya çalışın. Yani “onun beni mutlu etmesini istiyorum, beni mutlu etmek için kendisini borçlu hissetmesini istiyorum, o halde onu nasıl mutlu edebilirim” kısır döngüsüne girin. Bu karşılıklı olsun. Olmazsa, karşınızdaki buna karşılık vermezse, zaten yazının başındaki yanlışlardan birini yapmış ve yanlış biriyle evlenmişsiniz demektir. Ama olursa, harika olur.

Bilinen hikayedir. Çeşitli versiyonları var. Adam ölmüş, günahları-sevapları eşit. Seçimi ona bırakıyor ve önce cehennemi , sonra da cenneti gösteriyorlar. Cehennemde iki ucu da sonsuza giden bir masanın üstünde bütün güzel yemekler, cennet taamı, kuş sütü bile var. Ama masada oturanların ellerindeki kaşıklar, kollarından daha uzun. Kaşıklara doldurdukları lezzetleri bir türlü ağızlarına götüremiyorlar. İşkencenin en ölümcülü. Cennete gidiliyor. Masa aynı masa, yiyecekler, hatta kaşıklar bile aynı. Ama cennettekiler, uzun kaşıkları birbirlerinin ağzına götürerek, hem karşılarındakileri besliyorlar, hem de kendileri yiyorlar.

Yeryüzü cenneti zor değil. Terazide onun kefesini doldurmaya başlayın. Pazar sabahları gazete ve onun sevdiği pastanenin poğaçalarını almaya gittiğinizde, sapları kısa da olsa, küçük bir gül demeti alın, onu uyandığında görmesi için yastığınızın üstüne koyun. Ona gereksiz ve küçük e-mail’ler gönderin, gün içinde duyduğunuz bütün komik fıkraları telefonla hemen ona anlatın. Beraber gittiğiniz alışverişte, kararsız kaldığında ona iki bluzu da alın. Bütçeniz o sırada kısıtlı olsa da, size son derece komik gelse de, onun istediği mutfak ve banyo malzemelerini, onu teşvik ederek hatta zorlayarak alın. Siz onu öyle görseniz de, onun da ikna olması için dünyadaki en güzel hamile olduğunu ona defalarca anlatın, size doğuracağı -çünkü gerçekten onları size doğurmaktadır- çocukları ne kadar heyecanla beklediğinizi, üstelik çocukların ona ve onun komik yanlarına benzemesini istediğinizi söyleyin. Küçük bir çocuk gibi hissedip, büyük bir insan olduğu için ağlayamadığında, ona sarılın ve sadece saf şefkat gösterin. Emin olun o da karşılığını verir, hem de belki de aslında sizin hak etmemiş olduğunuz kadarını da verir.

Mutlu evli çift vardır, ama bunun için çaba ve özen gösterdikleri için mutludurlar. Bu dünya üzerinde çaba gösterilmeden elde edilen hiç bir şey yok. “Allah öyle yarattığı” için sonsuza dek süren mutluluklar da. Ama her şeyin size ve tercihlerinize bağlı olduğu gibi, bu da size ve tercihlerinize bağlı.”

10 yıldan fazla olmuş yazıyı yazalı. Tabii insan eski yazısına bakınca daha iyisini yazabilirdim diyor, ama fikirlerim hala geçerli.

İtalyan arkadaşıma sonra sadece üç soru sordum. Ve sonra, eş adayı konusunda bana danışan herkese de sadece bu üç soruyu sordum. “Birlikte gülüyor musunuz, elini tutmak hoşuna gidiyor mu, ve çocuğunuzun ileride nasıl biri olacağı konusunda ortak bir vizyonunuz var mı?”

“Birlikte gülüyor musunuz?” sorusu bence en önemlisi. Eğer beraberken gülüyorsanız, bu eşit ya da yakın bir zeka düzeyini, benzer bir aile kültürünü, siyasi yaklaşımı, eğitim seviyesini, ve daha bir çok soyut konuda uyumu gösterir. Aynı şeylere gülmek hayatı paylaşacak iki kişi için çok ama çok önemli. Çünkü o zaman, beraberken gülmeye çalışıyor, en zor durumlarda bile, kahkahaların şifasıyla toparlanıyorsunuz. Bir süre sonra, aranızda başkalarının çok anlayamayacağı özel bir espri dağarcığı da oluyor. Ve hem intimiteniz artıyor, hem de yalnızken dahi, aklınıza ortak espriler geliyor, ve her şeyi ona ve o esprilerle anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu yüzden en önemli soru bu…

“Elini tutmak hoşuna gidiyor mu?” sorusu da çok önemli. Çünkü evliliklerde aslolan şehvet değil, şefkat. Eğer şefkat hissiniz yoksa, zamanla da kolay oluşmuyor. Bu yüzden ona dokunmak sizin için önemli olmalı. Bu cinselliğe de olumlu katkılar sağlar, ama amaç cinsellik değil. Çok az sayıda istisnalar hariç, evlilikte cinsellik muhakkak heyecanını kaybediyor. Bu yüzden amaç, şefkatli dokunuşlar. Nedensiz sarılmalar, küçük öpücükler, saç okşamalar, kolkola, elele yürüyüşler. Elbette her çiftin norm ve standartları ve sosyal koşulları farklı, ama eğer şefkatli dokunuşlar olmazsa, çiftlerde çok büyük duygusal boşluklar oluşuyor.

Üçüncü konu çocuklar. Eğer çocuk istemiyorsanız zaten evlenmeyin. Evlilik aslında insan doğasına ters, ve uygarlığımızın çocuk yetiştirmek için daha iyi bir formül geliştiremediği için, bugünkü şekliyle sadece çocuk yetiştirmek için en iyi ortamı sunan kurum. İdeal ortam demiyorum, diğer ortamlar kötüdür de demiyorum. Ama çocukların mutlu bir evlilikte büyümesi, onlara çok şey katıyor. Fakat bir insanla kalıcı ve uzun süreli bir beraberlik kurmak istiyor ama çocuk istemiyorsanız, ki aslında büyük bir sorumluluk olduğu için çok saygıdeğer bir tercih, o zaman evliliğin resmiyetine ve sınırlarına uymak zorunda da değilsiniz. Diğer taraftan, çocuklar evliliklerdeki en büyük gerilim kaynağı. Eğer anne ve baba, çocuğun yetişme kültürü ve tarzı konusunda ortak bir vizyonu paylaşmıyorlarsa, ki artık sorumlulukları da paylaşmaları gerekiyor, bir süre sonra duygusal kopuşlar meydana geliyor. Evet çocuk ortak, ama resmi bir ortaklıkta olduğu gibi, ortaklar gelecek üzerinde birbirlerinden daha fazla söz hakkı olduğunu düşünmeye ve iddia etmeye başladıklarında, rekabet ve mücadele başlıyor. Bu yüzden, evlenmeden önce müstakbel eşinizle çocuklarınızın nasıl erişkinler olmasını istediğinize dair tam bir mutabakat kurmak, ileride bu tür sorunları engelliyor.

Başka sorular da sorulabilir aslında. Ama bu üç sorunun üçüne de gönül rahatlığı içinde evet diyebiliyorsanız, karşınızdaki sizin için ideal eş olmasa bile, ki belki de öyledir, mutlu bir evlilik ihtimali çok artar. Aman dikkat, sadece ikisi yetmez, üçü de evet olmalı. Her gün bir çok konuda ortak kararlar almak zorunda olduğunuz biriyle, sık sık gülmek, elele yürümek, ve çocuğunuza aynı bakışlarla bakmak, büyüğü ve küçüğüyle, bütün sorunları aşmanızı sağlayacaktır. Evlenmeyecekseniz, ama uzun bir ilişki söz konusuysa, o zaman ilk iki soru huzurlu ve mutlu bir ilişki için yeterli.

Önümüzdeki yıllarda, büyük toplumsal değişimler yaşanması bekleniyor. Yalnız yaşamayı tercih edeceklerin ve evlenmeden beraber yaşayanların sayısı artacak. Ama uygarlığımız çocuk yetiştirmek için daha uygun bir formül bulamadığı sürece, formatlar değişse bile, evlilik devam edecek. Bu yüzden, eş seçerken muhakkak üç soruya da evet cevabı vereceğiniz birini seçin, ve evlendikten sonra da terazide hep karşı tarafın kefesini doldurmaya çalışın.



Neşeniz, bilir.

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır.

Maksat Bir, rivayet muhtelif.

Sevgi ve ışık,

Korkut

Bu metni mümkünse linkiyle, ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…


16 Mart 2012 Cuma

Yola Işık Düşünce 16.3.2012

Yalnızız. Fiziksel olarak yalnızlaşanlarımız da var, kendilerini kalabalıklar içinde görünmeyen bir fanusun içinde hissedenlerimiz de. Bazı insanlar bizden uzaklaştı, bazılarından biz uzaklaştık. Ama en çok eski kendimizden uzaklaştık. Başka çerçevelerde kullandığım “gönüllü hapishane” kavramı, bu kez fiziksel bir hücre gibi, arzumuzla, ya da bize rağmen kapandığımız bir izolasyon hücresi…

Bu hissi 3 şekilde yaşamak mümkün. Birinci grup, farkında değil ve tanımlayamıyor, bu yüzden neden mutsuz olduğunu bilmeden mutsuz. İkinci grup, yalnızlığın uyuşturucu konforunu depresyona dönüştürmek üzere, hiçbir şey yapmak istemiyor. Üçüncü grup, bunu aşmak için çaba gösteriyor, ama çoğu bir sihirli değnek ya da mucize beklediğinden, çok azı başarabiliyor.

Baharla gelen aşık olma arzusu bile farklı. Çoğumuzda zaten yok. Olanlarda durum alışılmadık, eski heyecanı ve coşkusu olmaması bir yana, kurban bulunsa bile, bunun geçici olacağını da biliyoruz, çok işe yaramayacağını da…

Pekiyi neden böyleyiz? Bir süredir seçim yapmak gerektiğini yazıyorum. Seçim yapamamış olanlar, seçim yapmalarını etkileyen ve geciktiren dış etkilere kapanıyorlar, çünkü bu etkiler varken seçim yapamıyorlar, halbuki çok vakitleri de kalmadı. Seçim yapana kadar kapalı kalacaklar. Bu kadar basit. Seçim yapmış olanlar da, henüz yeni toprakları keşfedemediler, o yüzden bebek adımlarıyla ilerliyorlar.

Bu arada enerjiler farklılaşıyor. Henüz tren kaçmasa da, ki, kaçmadığını da biliyoruz, geç kalacağımızdan endişe duyarken, trenin bizi bekleyeceğini düşünenler de var, sonraki trene razı olanlar da.  Sanki bir yoklama listesinde adımız var da, doğru zamanda imza atmazsak, ikmale kalacağız gibi. Ya da, kendi düğünümüze gecikeceğiz gibi. Yani, aslında iyi bir şeyler olacağını bilsek de, hem gecikmekten endişeliyiz, hem de çok takatimiz yok.

Bu son hazırlık döneminde, çantamızı hazırlarken, bu kez bizdeki listede yer alan hiçbir şeyi unutmamak da gerekiyor… Bu yüzden tamamlanmamış birçok deneyim karşımıza çıkıyor. İşimizde, ya da mekânlarımızda değişiklikler oluyor. Bunlar genelde iyi ve terfi şeklinde, nadiren zorla çalıştığımız işlerden ayrılmak zorunda da kalıyoruz. Ya da geçmişten birçok insanla yeniden karşılaşıyor ve yarım kalmışlıkların muhasebesini yapıyoruz. Burada iki seçeneğimiz var, ya deneyimi tamamlamak, ki bu çok daha iyi, çünkü listede (+) ancak böyle konabiliyor, ya da helalleşmek, (-) koymadan o maddenin üstünü çizmek… Her iki durumda da çemberin kapanması gerekiyor.

Rüyalar canlı ve gerçek gibi, ama uykuda dinlenemiyoruz. O kadar çok işi var ki ruhumuzun, beden ve zihin kapanınca, sürekli koşturuyor. Ve birçoklarımız, kendilerinin ve başkalarının ruhsal yol ve kimliklerini rüyalarda görüyorlar.

Daha açık ve uzun yazmak istemiyor canım.

Bir değişim dönemi, ve bize verilen şanslar var. Yalnızlığa kaçışımızın nedeni, yeni kendimiz olamayacağımız korkusu. Beklemek ve ertelemek riskli,  tren kaçabilir, bunu biliyor ama bir türlü kendi değişim düğmemize basamıyoruz. Çocuk oyunundaki gibi, güzellik mi, çirkinlik mi emin olamadığımız için,  heykelliği seçiyoruz. Oysa güzellik zamanı. Anne doğumda bebeğin neye benzeyeceğini bilmez, ama yine de doğurur. Ve bebek, bu durumda kendimizin yeni çocuğu olarak, yeni biz, anneye her zaman çok güzel gelir. Kendimizi doğurunca, yeni biz, yine bize çok güzel gelecek.

21 Mart tam öğle vakti, yıllardır, benim en önemsediğim zaman. Güneşin ışıklarının dik geldiği anlar, gölgesizliğin, ve gece ve gündüz eşitliğinin nötr bölgesi. Bu yıl yine ibadetimi yapacağım. Sizlere de önerim, 21 Mart’ta, tam öğle vaktini belirten öğle ezanı okunurken, içinize dönmeniz, ve artık korkularınızı aşarak, “gerçek siz”in doğumuna izin vermenizi sağlayacak, dua, meditasyon, çalışma her nelerse, hepsini yapmanız. Yeni siz, hepimize lazımsınız…

 Neşeniz, bilir…

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve Işık…



Bu metni referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…

23 Ocak 2012 Pazartesi

Temel Kural ve Kendimizin Çocuğu Olmak

Ne çok din, ve ne çok ahlak sistemi var. Tarih boyunca insanlığın ahlak normları sürekli değişmiş. Eski Mısır’da kullanılan ve bugün hala kolayca aşamadığımız Maat’tan, tek tanrılı dinlere, Roma Hukuku’na, yerel örf ve adetlere kadar, bir zamanlar bir yerde yanlış ya da yasak olmayan pek bir şey olmadığı gibi, bir zamanlar ve bir yerlerde doğru olmayan pek az şey var.

Temel sorun yaşadığımız zaman ve mekan koordinatlarındaki doğru ve yanlışların, ezelden ebede ve her yerde aynı olduğunu zannetmemiz. Halbuki 20-200-2000 yıl önce farklıydı, ve sonra yine öyle olacak, 50-500-5000 km mesafede yine farklı.

Bazı seminerlerde sorardım öğrencilere, “Aynı ruh ve aynı bedenle başka bir ülkede, başka bir şehirde, başka bir semtte, hatta yan evde doğsaydınız, ne kadar farklı bir insan olacağınızın farkında mısınız?”. Aynı evde, 15 yıl önce ya da 15 yıl sonra doğsaydınız yine farklı olacaktınız. Tanrı’ya, evliliğe, cinselliğe, siyasete dair başka bakış açılarıyla, damağınızda başka lezzetlerle ve toptan faklı bir yaşam gustosuyla, başka içkilerle başka güftelerde hüzünlenip, başka bestelerde dans edecektiniz.

Ama içine doğduğumuz uzay/zaman koordinatlarında büyürken, yerel ve döneme ait değerler sistemiyle yoğruluyoruz. Bunda bir sorun yok, sorun, bunları doğru ve diğerlerini yanlış kabul etmemizde. Küçük değerler dağarcığımızın evrenin kuralları olduğunu sanmamızda.

Bir el hareketinin, bir küfrün, ya da bir jestin, farklı kültürlerde ne kadar farklı anlamları olduğuyla ilgili bir çok komik hikaye var. Ya da bizim bayılarak yediklerimizden midesi bulanan, giydiklerimizi komik bulan, sosyal vecibelerimizi saçma bulan bir sürü toplum var, tıpkı bizim başkaları için hissettiğimiz gibi.

Bazen bireysel olarak garipsemeyeceğimiz şeyleri bile, kültürümüz öyle gerektirdiği için ötekileştiriyoruz. Eksik, yanlış, veya kötü sanıyor ve sayıyoruz.

Oysa 72 ya da daha fazla sayıda millet, yüzlerce din, binlerce mit, milyonlarca töre, milyarlarca insan var. Bunların birbirlerini ve değerler sistemlerini reddetmeleri çok büyük bir sorun. Çünkü hem çatışma ve savaşlara yol açıyor, hem bireysel mutsuzluklara yol açıyor, hem de “Acaba diğerleri haklı olabilir mi?” sorusunu sorabilecek kadar tekamül edebilmiş olanlarda, bir vicdan çelişkisi yaratıyor.

Reddiyeleri olan birinin tekâmül etmesi imkansız. Kemâlat ancak, sizin gibi olmayanları, hatta zıtlarınızı da kabulden, onların da aynı bütünün diğer parçaları olduğunu hazmedebilmekten geçer. Bu yüzden reddiyesi olanları bile reddetmemek gerekir:)

O zaman ne yapacağız? Hem yetiştiğimiz kültürün tornasından geçiyoruz, hem de reddiyeler bizi yavaşlatıyorsa, bir çıkar yol var mı?

Bence var. Vicdan normu aslında evrensel, ve aslında evrensel dinin tek kuralı. Yazmakta olduğum kitapta daha uzun açıklayacağım, ama birey ya da toplumların özel aidiyetlerini yitirmeden uygulayabilecekleri bir kural var. Sadece bir tane:)

Bunun bir bölümü biliniyor zaten. “Kendine yapılmasını istemediklerini başkasına yapma”. Bu kural empatiyi, sosyal ve duygusal zekayı geliştirmeye yönlendirmiyor bizi. Son derece basit bir bencillikten yola çıkıyor. Vicdanınız sizi zorlayacak tek makam.

Pekiyi yapmayalım. Ama yapmamak üzerine kurulu bir hayat hem kısır, hem de gelişimi engelleyen bir prensip. O zaman, çok daha az bilinen ikinci kural giriyor devreye. “Kendine yapılmasını istediklerini başkasına yap”. Bir önceki defansif ve yasaklayıcı açıdan, interaktif ve gelişimci bir noktaya geliyoruz. Artık bir yaşam disiplini var, bir yol var. Sadece durlar, sadece sınırlar yerine, ilerlemeyi teşvik ve verme aşaması geliyor.

Bu yeterli mi? Ne yazık ki değil. Çünkü bu kurallar sadece başkaları için, diğer bireyler ve toplumun bütünüyle ilişkimizi düzenliyorlar. Ama onlardan çok daha önemlisi var. Kendimiz. Evet toplumun huzuru ve ilerlemesi için çalışacağız, ama kendi huzurumuz ve ilerlememiz ne olacak?

İşte o zaman kural, hatası ve sevabıyla patenti bana ait bir formülle şu hale geliyor:  “Sana yapılmasını istemediğin şeyleri kendine ve başkalarına yapmaman yetmez, sana yapılmasını istediklerini de kendine ve onlara yapmalısın”.

Uzun zamandır bu kurala göre yaşamaya çalışıyorum. Her seferinde başardığımı söyleyemem. Ama gittikçe daha çok uyabildiğimi söyleyebilirim.

Kendine de “doğru” davranan biri olmak için bir öğrencim bana bir norm sordu. Çünkü insanların büyük çoğunluğu kendileri için iyi bir şeyler yapmayı bilmiyorlar. Bilenler, bunu sürekli erteliyorlar.  Bir de kendilerine zulmedecek kadar zorlayanlar, en acımasız eleştirileri kendilerine yapan, en büyük cezaları kendilerine verenler var. O zaman açık ve çok basit bir ölçü koymak lazım: “Kendinize çocuğunuzmuş gibi davranmak”. Kendinize hayatı çocuğunuza öğretir gibi öğretmek. Onu ödüllendirir gibi teşvik etmek, motive etmek, cesaretlendirmek, güçlendirmek, şefkat göstermek. Ama bunun yanında, hatalarından ders almasını sağlamak, riskleri doğru hesaplamayı öğretmek, disiplini elden bırakmamasını sağlamak… Vazoyu kırdığında belki kulağını çekmek, ama amacın sadece ders alması olduğunu unutmadan…

Herkes aslında Tanrı’nın çocuğu. Eğer onun bize nasıl baktığını anlamak istiyorsanız, çocuğunuza nasıl baktığınızı inceleyin. Eğer bir karar aşamasındaysanız, çocuğunuz hangi seçeneği seçse mutlu olacağınızı düşünün? Sevgili ya da eş adayı gibi mesela, çocuğunuz böyle biriyle gelse ne hissederdiniz? Ya da önünüzdeki kariyer seçenekleri, ya da bütçe kararları, çocuğunuz hangisini seçsin isterdiniz?

Çünkü aslında hepimiz çocuğuz. Kendimizin birinci çocuğu da biziz. O yüzden, hangi dinin ya da ahlak sisteminin takipçisi olursak olalım, ”sana yapılmasını istemediğin şeyleri kendine ve başkalarına yapmaman yetmez, sana yapılmasını istediklerini de kendine ve onlara yapmalısın” kuralını hayatımızın merkezine alalım.

O zaman dünya hayatı, evrensel kurallarla daha uyumlu hale gelecek…

Neşeniz, bilir…

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve ışık…

Korkut



Bu metni mümkünse linkiyle, referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…




28 Aralık 2011 Çarşamba

Ya korkağız, ya tembel, ya da ikisi birden…

Bu kısa bir yazı olacak. Çünkü bu bir hipotez, yeni dille önerme yazısı.

Hocalık döneminde birkaç bin öğrencim oldu. Danışanlarım değillerdi, çünkü sorunlarını dinlemeyi sevdiğim için yaptım, hiç ücret almadım. Yüzlerce farklı sorun, yüzlerce farklı görüş.

Bu dönemde sorunlarına baktım. Aslında çok kolay birkaç adımla çıkabilecekleri kapanlardaydılar. Ama yapamıyorlardı.

Bir sürü mazeret ileri sürüp, kendilerine sürekli yalan söylüyorlardı. Statüko çok cazipti, çünkü bildikleri sorunlar vardı sadece. Oysa güvenli hapishanelerinden dışarı adım atsalar, orada çözüm olasılıklarıyla birlikte, yeni ve bilmedikleri sorun olasılıkları da vardı. Mutlu olma ihtimalleri dışarıdaydı, ama orada mutsuzluk ihtimali de var diye, mutsuz oldukları yerde sabitlenmek istiyorlardı. Bir mucize ya da kurtarıcı bekliyorlardı.

Bu yüzden şikayet etmekle yetinip, inisiyatif almaktan kaçınıyorlardı.

Alternatif çözüm önerilerimi anlattığımda kollarını çapraz bir şekilde bağlayıp, donup kalıyor, duymalarına rağmen dinlemiyor, susuyorlardı. Blog yazılarıma gelen itirazlarda da benzer yaklaşımlar var…

O zamanlarda –patenti bana ait olan- bu hipotezi geliştirdim.

Bir insanın aslında sadece bir sorunu vardır. Ya korkaktır, ya tembel, ya da ikisi birden… Emin olun, başka hiçbir sorununuz yok…

Neşeniz, bilir…

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve ışık…

Korkut



Bu metni mümkünse linkiyle, referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…




Başarı mı, Mutluluk mu?

“İSTEDİĞİN ŞEYİ ELDE ETMEK, BAŞARIDIR. MUTLULUK, ELİNDE TUTTUĞUN ŞEYİ İSTEMEYE DEVAM ETMEKTİR.”



Önceleri siyasetçi olmam gerektiğini düşünmüştüm. İnsanlara somut faydalar sağlayabileceğimi düşünüyor, dünyadaki sorumluluğumun, bütün zorluklarına rağmen siyasi bir görev almak olduğunu sanıyordum. Elbette bir gün bu da olabilir. Ama insanın hayat amacını keşfedebilmesi için bazı şeyleri denemesi gerektiğine inandığımdan, çok genç yaşta devlette görevler aldım, oradan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde danışmanlığa geçtim.

        O dönem tanıştığım ve beraber çalıştığım insanları tenzih ederim, ama siyasetin nasıl yapılmaması gerektiğini çok çabuk öğrendim.

        Ve aslında bana ve yeteneklerime uygun bir yol olsa bile, bu haliyle hiç de sevmediğim ve istemediğim bir hayat yolu olduğunu gördüm.

        Babamla birlikte çalışmaya başladık. Güzel şeyler oldu, zor dönemler yaşandı. Ama genelde gayet iyiydi, büyük sorunlar yoktu. Orta ölçekli işlerimiz bize çoğunluğun gıpta ettiği bir hayatı yaşatabiliyordu.

        Toplumun benim için uygun gördüğü, “doğru” bir hayatım vardı. İyi okullar bitirmiş, hem de başarıyla bitirmiş, yine iyi okullardan mezun harika bir kadınla evli, toplum hayatında, derneklerde aktif olarak yer alan, ekonomik açıdan şanslı bir azınlığa mensup, şanslı bir adamdım.

        Ve bu şanslarımın faturasını, benim kadar şanslı olmayanlara hizmet ederek ödemek istiyordum. “Gereken” her şeyi yaparak…

        Sonra bir gün mutsuz olduğumu fark ettim. Öyle birden değil. Ama hayata ve ritmine, toplumsal zorunluluklara tahammülüm azaldığında, neden böyle olduğunu merak ettim. Öyle ya, “doğru” bir hayatım vardı.

        Modern dünyanın en büyük tuzağına düştüm. “Neyin eksik?” sorusuna cevap veremedim. Çünkü bu sorunun cevabının, maddi şeyler olduğunu düşünüyordum. Benim ve çocuklarımın hayatı garantideydi. Genç yaşta başarılı olmuştum. Karımla ve çocuklarımla hiçbir sorunum yoktu.

        “Tamam” dedim kendi kendime. “Hayatına biraz renk kat.” Beni neyin mutlu edeceğini düşündüm önce. Arabaları, teknolojiyi, interneti seviyordum. Biraz bunlarla oyalandım.

        Ondan sonra en çok sevdiğim sözlerden birini duydum.

        “İstediğin şeyi elde etmek mutluluk değildir. İSTEDİĞİN ŞEYİ ELDE ETMEK, BAŞARIDIR. MUTLULUK ELİNDE TUTTUĞUN ŞEYİ İSTEMEYE DEVAM ETMEKTİR.”

        Elimdekini istemeye devam ediyor muydum?

        İşimi, eşimi, evimi, arabamı, her şeyimi istemeye devam ediyor muydum?

        Bir şeyleri, yeni bir giysiyi, saati, tatili, yemeği, devam ettiğim dernek toplantılarını, oralarda aldığım görevleri, ya da bir hazzı, elde ettikten sonra istemeye devam ediyor muydum? Yoksa elde ettikten sonra büyüleri bitiyor muydu? O saatle denize girmeye başlıyor muydum, giysinin üzerine bir şeyler dökülünce üzülmüyor, arabam çizilince umursamamaya mı başlıyordum? Gittiğim tatilin eğlencesi, ya da yediğim yemeğin lezzeti, tatil ya da yemek bitince özlemediğim, aç gözümü yeni keyiflere diktiğim, anlamsız ve geçici, uçuşan sabun köpükleri miydi?

        Ne yazık ki, böyleydi.

        Bana öğretilmiş hayat tarzının bir kurbanı olarak, başarılıydım, hiçbir şeyim eksik değildi, ama mutsuzdum.

        Eşime aşıktım bir tek, ve hala öyle. Bir de çocuklarım tabii…

        Bunun dışında hayatımda olmazsa olmaz sandığım birçok şey, aslında beni mutlu etmiyordu. Ama insanlar çok eminlerdi. Bunların beni mutlu etmesi gerektiğini söylemişler ve söylüyorlardı. Medya, kitaplar, filmler bana hep sahip olmam gereken, sahip olduğumda mutlu olacağım yeni objeler, yeni hayat tarzları ittirirken, ben köşeye sıkışmıştım. Elimdekiler beni mutlu etmediğine, elimdekileri istemeye devam etmediğime göre, bende bir gariplik mi vardı? Aptal mıydım yoksa, ya da doyumsuz muydum?

        Bir gün kendime “dur” dedim.

        “Seni mutlu eden şeyleri hatırla bakalım. Sana ne kahkaha attırıyor, ne yaparken çocuksu bir neşe duyuyorsun içinde?” Cevabı çok zor buldum. Ya da yarın yine değişir belki, hala doğru olduğunu sandığım cevabı diyelim…

        Anlatmak. İnsanlara göremedikleri alternatif çözüm önerilerini göstermek. Seçeneklerini arttırmak. Umut vermek. Kendilerine ve hayatlarına düşünecek, düşündükten sonra değişim cesareti verecek şekilde kafalarını karıştırmak. Ezberlerini bozmak. Bireysel bakış açılarını zenginleştirmek. Vesaire, vesaire…

Bu tamamen kişisel, ve benim için geçerli bir tespit. Birimiz dans etmekten, diğerimiz seyahatten, bir diğeri yeni yemekler keşfetmekten, öbürü resim yapmaktan, öteki çiçek yetiştirmekten mutlu olabilir. Mesele, yaparken çocuksu bir neşe duyduğunuz şeyi bulmak, elinizde tuttuğunuzda istemeye devam edeceğiniz şeyi… Buna ulaşmak için yine çaba lazım, ama bu kez ulaştığınızda, elinizden bırakmak istemeyeceğiniz, kalıcı, ve ruhunuzu da besleyen bir noktada olacaksınız.

        Lütfen başarıyı mutluluk sanmayın. Başarının verdiği haz anlıktır, oysa mutluluk bir süreçtir. Bugün bize başta medya olmak üzere, trendler ve tüketim alışkanlıkları, arzu nesneleri, ya da imajlar empoze ediliyor. Falanca yerde tatil, filanca marka çanta, otomobil, giysi, ya da saat, bizi mutlu edebilirmiş gibi. Öyle zannediyoruz, öyle zannetmemiz isteniyor. O yüzden biz de mutluymuş gibi yapıyoruz, eğleniyormuş gibi, neşeliymişiz gibi… Yılbaşı gecesi yapacağımız gibi…

        Bunlara ulaşabilenler, keyif alıyorlarsa bile, bu keyif kısa sürede bittiği için, bir sarmala düşüyorlar. Daha çok ve daha fazla tüketmek istiyorlar. Ama mutlu değiller, sadece istediklerine ulaşmış ve başarmış durumdalar.

        Bir de kuantum, nlp, hatta psikiyatri var. Bunlar mutsuzlukları aşmak için başarılı birer yardımcı. Ama bizi mutlu edemiyorlar. Eksiden alıp sıfır noktasına getiriyorlar, bu doğru. Ama tek amaçları “yine” başarılı olmamız, istediklerimize ulaşacak bir güç asgarisine yükselmemiz. Çünkü “normal” kabulü böyle. “Yine yarışa dönebilmemiz için bakım yapılan arızalı bir yarış aracı gibi” benzetmesi vardı, çok beğendim. Ama yarış şart mı? “Yarışa devam etmeyi istiyor muyuz?” diye sormuyorlar bize… Ya da bu kısıtlı pistte, ya da bu takımla, ya da bu coğrafyada?

        Mutluluğun tek kıstası elinizdekinin, bulunduğunuzun yerin, işinizin, eşinizin, size neşe vermeye devam etmesi. Neşeyle istemeye devam etmeniz… Neşe yoksa, mutlu değilsiniz.

        Bu karar verme döneminde, eğer seçenekler arasında kararsızsanız, neşenize sorun, neşeniz, neyi istemeye devam edeceğinizi, neyin sizi mutlu edeceğini bilir…



Neşeniz, bilir…

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve ışık…

Korkut



Bu metni mümkünse linkiyle, referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…


17 Kasım 2011 Perşembe

YOLA IŞIK DÜŞÜNCE 17.11.2011

Kavramaya ve fark etmeye başlıyoruz, sorguluyoruz. Eskiden bize saçma gelen şeyler, “olmaz, olamaz” dediklerimiz artık mümkün, eskiden en doğru sandıklarımız ise tartışılabilir geliyor. Bildiğimiz alanın dışına çıkmıştık zaten, yeni bir alanda, yeni olasılıklarla karşılaşmıştık. Eski hayat bilgisi derslerimizden öğrendiklerimiz, bu yeni zamanda çok da işimize yaramıyordu. Şimdi fark etmeye başlıyoruz. Gurbete gidenlerin, ev saydıkları kültüre dışarıdan bakabilmeleri gibi, bizde eski bize, sorgulamayla bakıyoruz.

Eleştiriden çok bir fark ediş bu. Masallardaki gibi, aslında sadece bir arpa boyu yol kat ettiğimizi görmek gibi. Şok etmiyor, geçmişe ya da kendimize kızgın değiliz, ama artık başka açılarımız ve perspektiflerimiz oluşuyor. “Gerçekten böyle mi düşünüyordum, böyle mi hissediyordum, yoksa yanlış mı hatırlıyorum?”a kadar gidebilen bir sorgulama. Özeleştiri dozu az, çünkü artık daha geniş açılardan daha derin perspektiflere bakıyoruz. Açılar ve perspektifler yabancı, o yüzden gözlerimiz henüz buğulu görüyor, ama yine de kavramaya başlıyoruz.

Aslında o kadar da aşmamışız kendimizi, aslında her şeyi bilmiyormuşuz, aslında o kadar güçlü, ya da o kadar sakin değilmişiz, aslında bilinçaltımızda dolaşan aysbergler varmış, aslında bildiğimiz gibi değilmiş. Ama diğer taraftan, önemli sandığımız bir sürü şey, insan ya da alışkanlık da o kadar değerli değilmiş, vazgeçilebilirmiş, aşılabilirmiş.

Kendimizi bilme yolculuğunda, daha derine bakıyoruz artık. Gördüklerimiz ilginç, ama korkunç değil. Bu yüzden değişimden, ki bu daha çok bir dönüşüm, ve dönüşümden korkmamak lazım.

Biz bu sorgulama ve fark etme çabasındayken, birer birer insanların ve toplumun etki ya da tepkileri anlamsızlaşmaya başlıyor. Ait olduğumuz grup ya da çevreler, ya da iç ve dış çemberlerdeki insanların hakkımızda ne düşünecekleri, neler diyecekleri, ya da neler yapabilecekleri eskisi kadar bağlamıyor elimizi ve dilimizi. Artık çok da umurumuzda değil. Bizi izlemeleri, takip etmeleri, açık kollamaları, hatta tuzak kurmaları bile bağlamıyor. Yeni bizi biz bilmiyoruz ki, onlar anlayabilsin. Bu yüzden, toplamada sıfır, çarpmada bir olan etkisiz elemanlar gibiler. Bir yararları var ama, kimyadaki katalizörler gibi, dönüşüm sürecini güçlendiriyor ve hızlandırıyorlar.

Bu derin sorgulama, bizi sosyal iletişime itiyor. Kendimize odaklanmak pek de alışık olmadığımız bir şey, ve oldukça yorucu. Bu yüzden iletişim, paylaşma, ve insanlarda dinlenme çabamız var. Başkalarına anlatasımız var. Dinlemek istemiyoruz, ama konuşasımız var.

Bir de gecikmeler oluyor. Beklenen şarkı, bitmeyen şarkı gibi oldu. Sürekli gecikiyor beklediklerimiz. Bir şeyler oluyor, oluveriyor, ve havuç uzaklaşıyor yine. Bu da biraz canımızı sıkıyor…

Aslında değişim daha önce başlamış olmasına rağmen, 11.11.11’de ben de çalışma yaptım, ama esas dönüşüm tarihi daha sonra. 20.11.2011 de önemli ama o da değil. Bu ayın sonlarından itibaren, bu süreçte netleşme olacak. Beklediklerimiz müspet ya da menfi sonuca ulaşacak. Ve ne yazık ki, ancak ondan sonra anlayabileceğiz birçok şeyi. Ancak o zaman, yeni alanda özgürleşecek, yeni açılara alışacak, yeni perspektifleri sevmeye başlayacak, ve net görmeye başlayabileceğiz. Geçen senelerde de oldu, düğün gecesi, Şeb-i Aruz’da, 17 Aralık’ta…

Acele etmeyelim. Sık söylüyorum, ama sabırsız adam iki kere bekler. Bu süreci kendimizi, yeni bakış ve görüşlerimizi, yeni analiz ve sentezlerimizi tanımaya ayıralım. Ama bu süreçte, istediklerimize çok dikkat edelim. Çünkü daha önceki yazıda bahsettim, artık düşüncelerimizin gerçekleşme katsayılarında bir artış var, ve kutsal metinlerdeki “düşüncelerinizden de sorumlusunuz” ifadeleri artık daha da geçerli.  Öfke, endişe, üzüntü normal, ama bunlara esir olmak, aslında değiştirilmeleri için çok uygun bir iklimdeyken, hayatımızdaki engelleri aşmamızı engelleyebilir. Kendimizi izliyoruz ya, bu program interaktif, ve kolay olmasa da, kendiniz, sevdikleriniz, bütün insanlar ve insanlık için “iyi” şeyler istemeye devam edin…

Neşeniz, bilir…
Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve ışık…

Korkut
Bu metni her zaman olduğu gibi, kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz...

22 Ekim 2011 Cumartesi

Ey dünyanın ışık işçileri, zenginleşin!

Kim daha zengin demiş filozof, en çok şeyi olan mı, en az şeye ihtiyacı olan mı? Bence sorun “daha zengin” kavramının içine saklanmış durumda.

Aviator filmiyle tanınan, Howard Hughes, o zaman sık kullanılan tanımla egzantrik milyoner, verdiği çok az sayıda röportajdan birinde insan doğasının doyumsuzluğunu açıklamış. “Uçaklarınız, uçak fabrikalarınız, gemileriniz, tersaneleriniz, rafinerileriniz, atlarınız, dünyanın her yerinde büyük evleriniz var. Bir insanın sahip olabileceği her şeye sahipsiniz. Ne için hala çok çalışıyorsunuz?” sorusuna, “Her şeyden biraz daha” cevabını vermiş.

Halbuki, diğer taraftan hepimizin içinde ”Ferrari’sini satan bilge” olma arzusu da var. “Çekileyim bir kasabaya, köye, doğa ve ben, ekmek evden, su çeşmeden, huzura ve sükunete kaçayım” diyenler, aslında içinde bulunduklarının gönüllü bir hapishane olduğunun da farkındalar. Ama olmuyor bir türlü, erteleniyor sürekli olarak, daha uygun şartlar ve zamanlar umuluyor, emeklilik bekleniyor, öyle hayatlara geçenlere gıptayla bakılıp, resimlerine iç geçiriliyor. Yine de içten içe, “evet cesur ve yapmış, ama şartlar değişirse, aç kalacak haberi yok” düşüncesi hemen gönüllü hapishaneyi dayanılır hale getiriyor.

Sorun gelecek endişesinde… Stok mantığında… Sigorta ve emeklilik primlerinde…. Faiziyle geçinilebilecek parayı bankaya koymakta filan… Son ekonomik kriz bile uyandıramadı insanları… Yıllarını harcadıkları birikimler uçup gidiverdi, ve geriye sadece aynadaki yüz kaldı… Eskilerin “kefen parası” birikiminin mantığı sağlam aslında, sadece o kadar birikim yeterli,  çünkü cıvıl cıvıl öten bir kuşun, ya da mastika ve şakşukayla dans eden romanların neşelerinde, yarın endişesi yok.

“Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan” denir tasavvufta. Ya da “şeriatte bu senindir, bu benim, tarikatte hem senindir hem benim, hakikatte ne senindir ne benim”.  “Bir lokma, bir hırka”, hatta “azıcık aşım, kaygısız başım” bile var.

Doğu bize azı öğretiyor, yetinmeyi, şükretmeyi, rıza ve teslimiyeti. Örgütlü dinler, lüks ve israftan kaçınmayı, infak da denen, paylaşmayı, oruç ve özveriyi öneriyor. Batı uygarlığı materyalist bakış açısıyla, biriktirmeye odaklanmış, özellikle Protestan ahlakı, Calvinism gibi akımlar, nesiller boyu tasarrufla sermaye birikimini teşvik etmişler. Arınmanın temel yolunun dünya nimetlerinden vazgeçmekle mümkün olduğunda büyük bir mutabakat var.

Buraya kadar yeni bir şey yok. Ama kişisel hikayemden yola çıkarak, artık durumun farklı olabileceğini düşünüyorum.

Şanslı doğdum ben. Gelecek endişem pek olmadı. Ama yazının başında bahsettiğim “daha zengin” meselesi küçük yaşlarımda zihnimi meşgul etti. Hep, daha çok siyaset yoluyla, benim kadar şanslı olmayanlara hizmet etme güdüsüyle yetiştirildim, ama bunun için, doğru bildiklerimi her zaman savunabilmek ve kimseye minnet duymamak için, “daha zengin” olmam gerekiyordu. Bu yüzden hayallerimde büyük holdingler filan vardı. Aile işine başladıktan sonra da bu değişmedi.

Ama bir gün mutsuz olduğumu fark ettim. Biraz erkence bir yaşta, “ben bu dünyaya zengin olmak için mi geldim, hayat amacım bu mu, bu bana yetecek mi, ölürken gülebilecek miyim” gibi sorular sordum kendime… Zor ve sancılı bir süreç oldu. Geldiğim noktada son derece kesin ve keskin bir seçim vardı, dünyada en çok sevdiğim ve kendimi borçlu hissettiğim tek insan olan eşim de destekledi, ve ticari hayattan çekildim.  Anlatmak istiyordum ve anlattım. Bir anda popüler oldum ve eğitimlerden kazandığım parayla aileme bakabildim.

İyi bir hoca oldum, ve iyi de kazandım. Ama kritik nokta şu ki, hocalıktan kazanılan paranın sadece ihtiyaçları karşılamak için alınabileceği, buradan kazanılan paranın biriktirilip, bir servete dönüşmesinin gayrı ahlaki olduğu prensibine inanıyordum ve hala inanıyorum. İhtiyaç tanımı rölatif, farklı yaşam standartları farklı ihtiyaç düzeyleri getirebilir. Ama mesela ben, yılda şu kadar yurt dışı tatil, ayda şu kadar dışarıda yemek filan gibi şartlanmaların, nasıl bir illüzyon olduğunu fark ettim. Ve fakat, iyi içkileri yine seviyordum.

Sonra bir gün babam rahatsızlandı. Ve mecburen, aile işlerini yeniden devraldım. Yine bugün de inandığım bir başka prensip yüzünden, bir insanın hem ticaret, hem manevi rehberlikten gelir sağlamasının uygun olmadığını düşünerek, eğitimlerden ücret almamaya başladım. Başta gelirim biraz azaldı. Sonra ticari hayatı farklı sürdürdüğümü fark ettim. Üslubum, Tanrı’ya inancım, insan ilişkilerim farklıydı, ve bu aile işine bereket getirmişti. Her şey hep daha iyi gidiyordu.

Sonra bir ders daha aldım. Benim ve diğer hocalarımızın ücret almadan eğitim verdiğimiz derneğimize, ücretle eğitim verenlerin şikayeti üzerine, büyük vergi cezaları tahakkuk ettirildi. Yönetim kurulundaki arkadaşlarım bu cezaları ödeyebilecek durumda değillerdi ve ben üstlendim. Ücret almadan verdiğim eğitimler, harcadığım emek ve zaman, başkalarına hizmet ederken özveri sandığım verişler, kâinatın denge sisteminde pek de hoş karşılanmamıştı.

Yeniden düşündüm.  Ender Saraç, küçük bir dost sohbetinde demişti ki, “gidin zengin olun, paranın iyi insanlarda olma zamanı geldi.” O zaman biraz yadırgamıştım. İhtiyaçlarımı karşılamanın, bence çok güzel bir tanımla, bolluğun ”ihtiyaçlardan biraz fazlasına sahip olmak” olduğuna inanmanın yeterli olduğunu düşünüyordum çünkü.

Oysa zaman değişti. Değişmiş. Zaten hepimiz de farkındayız, dünyevi ve materyal seçenek ve sorumluluklarımız artıyor. Bu yüzden, şimdi, elbette manevi yanlarımızı ihmal etmeden, bugüne kadarki kazanımlarımızı koruyarak, daha çok kazanmak için harekete geçmeliyiz. Bir gün Steve Rother  Louise Hay’in arabasını görünce çok pahalı olup olmadığını sormuş, o da, “Çok pahalı Steve” demiş ve eklemiş, “ama ben buna değerim.”

Zaten yeni seçenekler hazır ve bizi bekliyor. Maaşlı ya da küçük gelirli işlerden girişimciliğe geçiş, yeni yatırım projeleri, ya da bütçemize biraz bol gelen, ama gerçekleşeceğini bildiğimiz hayaller zihnimizi eskiye göre çok daha sık ziyaret ediyorlar.

Bir lokma bir hırka bize yetebilir, ama gelecek günlerde, lokma ve hırkası olmayanlara destek verebilmek için bile olsa, yeni bir motto lazım bize artık.

Ey dünyanın ışık işçileri, zenginleşin!



Neşeniz, bilir…

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve ışık…

Korkut

6 Eylül 2011 Salı

Her an iki bayram arasındadır

Tatil bitti, bloga devam.  Bayram yorgunuyuz, bayram konuşmak istedim…

Bir keresinde Mısır’da, diğerinde Fas’ta olmak üzere, iki kez dini bayramlarda Türkiye dışında İslam ülkelerinde bulundum.  Ve bizden ne kadar farklı ve ne kadar benzer olduklarını gördüm. “Eid mübarek” derken gözlerinden çıkan enerji bizim bayram kutlamalarımızdan oldukça farklıydı. Neşe yerine ciddiyet, sıcaklık yerine saygı, kutlama yerine ibadet vardı.

Aslında bayramlarda ikisi bir arada olmalı, hem manevi bir iklim, hem de maddi bir doyum. Ne o, ne o, hem o, hem oJ.

Nerede o eski bayramlar diyenler için, aslında bayramın anlamını biraz sorgulamak lazım. Her dinin, her kültürün, her coğrafyanın ve her zaman diliminin bayramları var. Amaç basit aslında, uzun süren fedakarlık, çalışma, mücadele döneminden sonra, bu zor dönemin ödülü olarak ve bir sonraki zor döneme moral olsun diye, insanlar deşarj, ya da şarj oluyorlar. Derslerden sonraki teneffüsler gibi:)…

Eski Sümer ve Mısır’da başlayan, Hitit, Yunan ve Roma uygarlıklarında devam eden, yazının bulunmasından beridir takip ettiğimiz bir gelenek bu. Yıl boyunca süren oruç, uzun süreli bir iftarla kutlanıyor. Her şey bol, abartılı ve coşkulu. Bayram anlamına gelen festa, festival sözcüğünü doğurmuş. Bizdeki kurban bayramı gibi çok et yeniyorsa carne-vale oluyor adı… Rio Karnavalı’nda et sözcüğü mecazi anlamında kabul ediliyorJ

Şaka bir yana, aslında bir şükran töreni. Ritüelik olarak Tanrı’ya- ya da tanrılara teşekkür ediliyor. Mesela, eski toplumlarda sıkça görülen Tanrı’ya-ya da tanrılara gelecekte felaketlerden korunmak için önceden ödeme yapılan canlı kurban etme gibi törenler bayram değil.

Dini açıdan bir sükunet dönemi, mesela İslam’da savaşılmayan 3 aylar gibi, demokrasiyle yönetilmeyen halkı sakin ve huzurlu tutmak için güzel bir araç. Bayramlarda ve festivallerde bu zirveye ulaşıyor. Bu yüzden bütün devletler, halkın gazını almak için bayramları ciddiye alıyor, hatta bayram icat ediyorlar. Bugün resmi tatil dediğimiz kutlamalar, milliyetçiliğin beslenmesi gibi, devletin işine gelen bir dayanışma ruhunu yarattığı için vazgeçilmez. Ama o günlerin tatil olması, vatandaşların o gün devletlerine şükran duyacak tatiller, kutlamalar yapması da bunun bir parçası.

Bayramlar bütün dini ritüeller gibi ciddi bir ekonomik aktivite yaratıyor. Tarihe baktığımızda, hele hele mevcut dinde mabet-rahip düzeni varsa, bayram kutlamaları için inşa edilen alanlar ya da bayramlarda buralarda sunulan hediyeler bazen ülkedeki en büyük ekonomik aktivite oluyor. Bayramlarda yapılan harcamalar, insanların birbirlerine, komşularına, yoksunlara ve çocuklara hediyeler yoluyla aktardıkları kaynaklar tüketimi patlatıyor. Toplum zenginleştikçe, yeni tüketim bayramları gerekiyor. Anneler-babalar günleri, 14 Şubat’lar, mesela Amerika’daki season, ülke ekonomisine ciddi katkılar yapmaya başlıyor.

Eski bayramlar şöyleydi, böyleydi argümanları binlerce yıldır yapılıyor. Çünkü insanların kutlamalar sırasında tüketebilecekleri şeyler değişiyor. Yeni tüketim alışkanlıkları, yeni abartılar, yeni coşkular yaratıyor. Ama kutlama duygusu değişmiyor. Şükran, minnet, takdir duyguları ise, her nesilde, her kültürde azalıyor. Bayramın nedeninden ve amacından çok, nasılı ve eğlencesi ön plana çıkıyor.

Bayramın doğası gereği, harcamak ve tüketmek son derece normal.  Zaten amaç da bu. Bu yüzden cömert olmak lazım. Kavgada yumruk aranmaz deyip, hesabı kitabı bir yana bırakıp, kısıtlı günlerde  bol bol tüketin, hediyeler verin, bolluk ve bereketi hem doyasıya yaşayın, hem yaşatın. Bu insanın doğasındaki gelecek endişesini birkaç günlüğüne de olsa aşmasını sağlar, ve son derece yararlı…

Ama işin manevi yönünü asla unutmamak lazım. İnancınız olmasa bile, ne çok şeyiniz olduğunu hatırlamak size iyi gelecektir. Eğer inançlıysanız, o zaman sadece verdikleri için değil, esirgedikleri için de o Ulu makama şükran borcunuzu hatırlayın. O’nun buna ihtiyacı olduğu için değil, sizin buna ihtiyacınız olduğu için…

Yazıyı, çiftliğimizdeki bağbozumu sırasında yazdım. Sonra Dionysos’u ve onun bağbozumu şenlikleri sırasında yaşananları düşündüm. Neyse, kafam karışmasın, her şey yerinde ve zamanında güzel…


Neşeniz, bilir… Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve ışık…

Korkut

26 Ağustos 2011 Cuma

Kadir gecesi ve bütün özel günler…

Küçük yaşlardan beri ben hep sorguladım, nasılları öğrendim, ama nedenleri de merak ettim hep. Bayramlar neşeliydi, yılbaşları soğuk. Hıdrellez’lerde çok heyecanlanırdım nedense, ama en çok doğum günlerimi severdim.
Sonra çok daha çok şey bildiğimde, 21 Mart’ın yeri ayrı olmakla birlikte, dönenceler ve gündönümleri hepsinin önüne geçti. Hayatın genel akışının değiştiği zamanlarda, ben de kendi hayatımı değiştirmeye çalıştım.
Hocalık zamanında, öğrencilerin en çok sorduğu şeyler böyle özel günlerde ne yapılması gerektiğiydi. Bir de meşhur tarihler var yeni çağcılar için. Birbirini tekrarlayan sayılardan oluşan tarihler başta olmak üzere, çeşitli günlerde özel ritüellerin yapılması öneriliyor.
Benim rasyonel aklım güneş takviminden yana olduğu için, ay takvimiyle ilgili özel günler çok önemli değil bence. Elbette dolunay ve yeni ay önemli, mesela  bu ayın 29’undaki yeni ay bence çok önemli. Ama güneş takvimi yılı içinde, ay takvimine uyduğu için sürekli değişen tarihler benim çok aklıma yatmıyor. Sanki zamanda başıboş olmasa da geziniyorlar gibi, ya da her sene bekledikleri tarihten önce gelen misafirler gibiler. Bu arada güneş takvimini ay takvimiyle birleştiren özel günler de var Wesak gibi, onlar için bile bence aynı şey geçerli.
Kadir gecesinin hangi gece olduğu konusunda bir mutabakat yok. Farklı ülke ve topluluklarda farklı tarihlerde kutlanabiliyor. Yani bırakalım yıl içinde gezinmesini, hangi gece olduğu bile çok belli değil.
Küçükken Ramazan’larda sadece Kadir günü oruç tutardım, ailemde kimse oruç tutmamasına rağmen, o gün benim için büyük bir sofra kurulurdu. Akşam uzay orduları başkomutanı olmayı içeren bencil dualarımı ederdim. Sonra olmadığını görünce, vaz geçtim:)

Şimdi farklı düşünüyorum.

Bu tarihler, ve saatler, yani bir grup insanın önem atfettiği, değerli bulduğu, belli bir amaç için birlikte, ya da aynı anlarda, benzer kurallara uyarak, meditasyon, zikir, ya da çalışma yapıp, dua ettiği zaman dilimleri bence önemli. Burada tamamen bireysel bir tercih söz konusu. Herkes kendi neşesinin bileceği tarihleri kendi seçebilir. Ama o zaman diliminde, ortak irade ve ortak niyetle yapılan konsantrasyonların, bireysel ve yalnız başına yapılan çalışmalardan daha güçlü olduğunu düşünüyorum.
Bu yüzden, mesela bu gece benim yapacağım gibi, siz de kendi önemli bulduğunuz toplu çalışma günlerinde, amaca uygun ritüelleri yerine getirip, sonra kendiniz, aileniz, ülkeniz, dünya, insanlar ve insanlık için iyi dileklerde bulunabilirsiniz. Günün ya da gecenin mana ve ehemmiyetine uygun olarak, en sonunda, muhakkak diğerlerinin dualarının gerçekleşmesi için de niyetinizi kainata, büyük ortak iradeye beyan etmeniz çok önemli. Benim küçük bir hilem var bu konuda, diyorum ki, “benim dualarımı engellemeyecek bütün duaların gerçekleşmesini diliyorum.”J
Neşeniz, bilir. Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır. Maksat Bir, rivayet muhtelif.  Sevgi ve ışık…
Bu yazıyı linkini vererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…

25 Ağustos 2011 Perşembe

Bunu gerçekten tahmin etmiyordum:)))

İlk 24 saatte 140 kez okundu sayfam:) İnsana garip bir hırs geliyor:) Daha çok, daha çok filan diye.

Sanırım bundan sonra Yola Işık Düşünce'ler hep bu blogda yayınlanacak. Ayrıca yorumlar yerine korkutkeskiner@gmail.com adresine sorular gönderirseniz onları da, soranın adını kendime saklayarak yanıtlamaya çalışacağım.

İlginize teşekkür ederim...

Neşeniz, bilir.
Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır.
Maksat Bir, rivayet muhtelif...
Sevgi ve ışık...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Zaman geçicidir:)

Kimbilir kaç kez yeniden doğurdum kendimi… Ama hep ben öldürdüm eski benleri. Mazlum da olmadım, zalim de. Akrebim ya, Phoenix gibi kendi küllerimden yeniden doğabileceğimi bilmenin konforuyla, çok kolay gemi yaktım yeni sahillerde.

Bazen tetikleyici deneyimler oldu bunu başlatan, bazen neden yaptığımı bile bilmeden uçurumdan atladım. Uçurumdan atlamadan uçabildiğini bilemez insan. Ben hep uçabildim. Farklı kanatlarla, farklı yüksekliklerde, ama hep daha geniş ufuklara doğru.

Son 10 yıldır öğrencilerimi yetiştirdim. Aralarında hoca olanlar da oldu. Sonra birden bir şeyler oldu, ve ben öğrencilerimle yaptığım, alışık olduğum, bana hayatta bir anlamım olduğunu hissettiren alışverişi kestim. Yine mecbur değildim, ama zaten bir süredir beni çok beslemiyordu bu etkileşim. Ani ve beklenmeyen bir duruş oldu bu. Birden durmak zor, fiziğin kuralları gereği, siz dursanız da, içinizin, organlardan atomlara kadar parçalarınızın hareketsizleşmesi vakit alıyor biraz.

Ama zaman geçicidir… Öyle deseler de, sadece şimdi ve şu an yok. Sonsuz sayıda şimdi iç içe olarak hep aynı anın içindeler. Biz zamanın köleleri değil, efendileri olduğumuzu anlayana kadar, dünün, yarının ve aslında şimdinin kurbanı sanıyoruz kendimizi.

“Şimdi” buradayım. Bakalım neler olacakJ?

Neşeniz, bilir.

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır.

Maksat Bir, rivayet muhtelif.

Sevgi ve ışık…